ne biçim şeyler…

Posts tagged “mardin

Ben Mezopotamya Deniziyim

mspBen Mezopotamya, iki nehrin arası yani. Sümerin, Asurun ev sahibi yani. Ben bereket tanrısı, ben yazının merkeziyim. Ben aşk, inanç, bereket üçgeninde en doruktaki kültürüm. Ben Mezopotamya, Dicle ve Fırat’ın anası. Ben Mezopotamya, insanlık serüveninde medeniyetlerin ana rahmi. Ben tüm kutsiyetimle Mardin’in önünde diz çöken deniz, kaleye selam veren bereket. Timur’un kalp atışlarının duyulduğu sonsuzluğum. Ben hep Halep ve Musul’a tepeden baktım. Ben hep Mardin’le iç içe yaşadım. Gırnavazın ana deseniyim. Ben Mezopotamya, renk cümbüşlü, kilim motifli, türkü örüklü, inanç kubbeli sonsuz deniz…

Reklamlar

Hasankeyf Yolundan


Toza Bulanmış Mezopotamya


Midyat’tan, Nusaybin’e. Toza bulanmış Mezopotamya. 48 plaka, acı biber yeşili bir Renault ve içinde ben varım… 31.5.12


Mezopotamya’da Kuş Yuvası

Mezopotamya. Üzerinde geçirdiğim hergün farklı bir yüzünü gösteriyor. Kendisi gibi ilginç bir doğası var buranın. İnsan eli değmemiş, insan ayağı geçmemiş yerleri var. En azından bildiğimiz, gördüğümüz yerlerden daha bakir köşeleri var. Kuşların henüz insanlardan korkmayı öğrenmediği birkaç köşesi var. Kahve fincanı kadar küçük bu kuş yuvasını ilk gördüğümde içinde iki tane yumurta vardı. Bir hafta sonra sayı beşe çıkmış. Anneleri üzerilerine titrerken, yavrular gözlerini Mezopotamya’ya açacaklar. Gözleri güneşin en güzel batışını görecek. Her akşam sarının en güzel tonuna boyanacaklar. Kimbilir belki birkaçı bir yılana kurban gidecek. Belki birkaç tanesi Mezopotamya’yı göremeyecek, üzerinde süzülüp, güneşe doğru uçamayacaklar. Ama birkaç tanesi aynı uygarlık gibi, insanlık gibi Mezopotamya’da doğacaklar.


Mezopotamya’dan


Mardin R12


86 Model Renault 12 ile Fethiye’den Mardin’e Unutulmaz Yolculuğum 2.Bölüm

Neyse ki yolum fazla uzun değildi, yaklaşık 1 Km otoban kenarından yürüdükten sonra koşarak yolun karşısına geçtim. Amacım sadece biraz vakit geçirmek ve şansımı denemekti. Tabii ki o saatte tek bir dükkan bile açık değildi. Hava da oldukça soğuktu. Geriye, arabanın durduğu tır garajına doğru yürüyordum ki yol kenarında yoldan geçen insanlar için yiyecek içecek satan bir dükkandan birisinin bana seslendiğini farkettim. Küçük dükkanın önüne gittiğimde benden yaşça ufak bir çocuk “abi ne arıyosun bu saatte tek başına?” diye sordu. Ben de durumu anlattım. O da canı sıkılmış olacak ki beni dükkana davet etti. “Boşver abi, bu saatte hiçbirşey bulamassın, gel dükkanda oturalım sana bir çay koyayım” dedi. Ben de çocuğun davetini geri çevirmeyip dükkana girdim. İçinde yoldan geçenlere satmak için birsürü yiyecek içecek olan küçük, güzel bir dükkandı. Dükkanın ortasında küçücük bir soba yanıyordu, dükkan da sımsıcaktı. Birazdan çaylarımızı yudumlarken “vay anasını, saatin kaçında neredeyim?” diye içimden geçiriyordum. Ama dedim ya garip bir de huzur vardı. Stresten eser yoktu. Stres yapsam, canımı sıksam ne değişecekti? Sabahın köründe hiç bilmediğim bir yerdeydim, hava soğuktu ve elimdeki küçük düğme de bozuktu. Ben de güzelce kendimi rahatlatıp ortamın ve atmosferin tadını çıkartıyordum. Dükkana bakan çocukla muhabbet ediyorduk. Sıcak dükkanın içinde çaylarımızı içip, sigara tüttürüyorduk. Muhabbet bayağı ilerlemişti. Kafama takılan birşey vardı ki; çocuk konuşurken sanki orada değilmiş de aslında başka birşeyler düşünüyormuş gibiydi. Sıksık gözleri boşluğa dalıyor, bazen de kafasını çevirip dükkanın geniş vitrininden karşıdaki dağlara bakıyordu. Muhabbet güzeldi ama işte çocukta garip birşeyler vardı, en azından ben hissetmiştim. Dükkanda oturup muhabbet edeli yaklaşık 1, 1,5 saat olmuştu, havada artık ağarmaya başlamıştı ki; en son dayanamayıp çocuğa sordum. “Kardeşim sen sürekli uzaklara dalıp dalıp gidiyorsun” dedim. “Abi benim babam öldü, hiç unutamıyorum” dedi. Bir müddet babasını anlattı. Amcalarıyla anlaşamayıp kalp krizinden öleli 2 yıl olmuş. Ama anladığım kadarıyla çocuğun aklından hiç çıkmamış. Dükkana da sadece gece 12’den sabah 9’a kadar bakıyordu. Bu garip, ıssız saatlerde sabaha kadar babasını düşünüyormuş. İçim bir (daha&helliip;)


86 Model Renault 12 ile Fethiye’den Mardin’e Unutulmaz Yolculuğum 1.Bölüm

Renault 12 ve Bakış Açısı..

Açıkçası anlatmaya nereden başlayacağımı bilmiyorum. Mardin – Midyat’ta öğretmen olarak görev yapan eşimin yanına bu eski emektar arabayla gitme kararını nasıl aldığımı bile bilmiyorum. Arabalar hakkında bilmediğim çok şey var. Ama bildiğim birşey varsa o da; bu arabaların istikrarlı bir motora sahip olduklarıydı. Bu arabayla yola çıkmadan önce başıma belki de kötü şeylerin geleceğini düşünmedim dersem de yalan olur ama içimden bir ses, en azından bu arabaya güvenebileceğimi söylüyordu. Yola çıkmadan bir hafta önce tanıdığım deneyimli insanlardan biraz bilgi almak adına onlara, Fethiye’den Mardin’e, 86 model eski bir Renault 12 ile gidip gidemeyeceğimi sordum. Fakat birbirlerinden çok farklı deneyimlere sahip insanlar yine aynı, farklı cevaplar verdi. Bu durum ilk başta kafamı biraz karıştırdı, çünkü 86 model bir arabayla yaklaşık 1400 km yol yapmak belki de heyecanımdan göremediğim ciddi riskler içeriyordu. Sürekli motosiklet kullanan bir insan olarak, trafikte asla risk almamayı tercih ettiğim için; koca bir soru işaretiyle karşı karşıya kaldım. Bu yolculuk fikrini açtığım birçok insan da farklı şeyler söyleyince kafam hepten karışmıştı. Ama ilginç birşekilde bazı parçaları da bir araya getirmeye başlamıştım. Aslında trafikte risk almayı hiçbir zaman tercih etmeyen ben, hayatın birçok alanında riske girmeyi çoğu zaman tercih etmişimdir. Anladım ki; bu arabayla böylesine bir yola çıkma kararı, insanların hayata bakışları ile doğrudan ilişkiliydi. Mesela ilk olarak Fethiye’den Naim Abi’ye fikrimi açtığımda, “tereddütsüz bir şekilde gidebilirsin” demişti. Fakat uzun yıllar şoförlük yapmış birçok insan da çoğu zaman bu arabayla gidemeyeceğimi söyleyip, kafamdaki soru işaretini daha da güçlendirmişlerdi. Hatta birçok insan bu fikrin ciddi bir fikir bile olduğunu anlamadan gülüp geçmişti. Naim Abi profesyonel bir dağcıydı ve “gidebilirsin” diyen çok küçük yüzdenin ilk parçasıydı. Deneyimli ve dağlarda birçok tehlikeyle yüzyüze gelmiş, birçoğunun da üstesinden gelebilmiş bir insandı. Bu da bana göre Onun fikirlerine sonuna kadar güvenebileceğim anlamına geliyordu. Benimle daha önce birçok kez, dağcıların ve kendisinin hayata bakışını anlatan düşüncelerini paylaşmıştı. Diğer yandan bu arabayı da çok iyi tanıyan biriydi. Bir de Onda, dağcıları gözümde daha da garip insanlar haline getiren değişik bir bakış açısı vardı. En başta ben, dağlardan fazlasıyla korkarım. Nasıl olursa olsun, dağlarda etrafımı garip ve içgüdüsel bir korku sarar. Bu korku öyle bir korku ki; yükseklikle karışık, bazen kontrolden çıkan, stresle dolu ama herzaman da garip bir çekiciliğe sahip…

İşte, anladım ki; aslında bu en başta, hayata bakış açısıyla ilgili bir karar. Aslında düpedüz, hangi tarafta olduğumla ilgili doğrudan bir karar. Hangi tarafta? Gidebilir misin? Gidemez misin? Bu araba gider mi? Yoksa gidemez mi? Yoksa bu arabayı götüremez miyim? O yol biter mi, yoksa bitmez mi? Gidilmez, gidilemez, bu araba gitmez diyen ezici çoğunluk mu, yoksa “çok da güzel gidersin” diyen maceracı, ruh sahibi, fantastik (daha&helliip;)


Midyat – Matiate

Midyat güzel yer arkadaş. Her yer insanı çiğneyip çiğneyip yutmaz, sonra da o sarı duvarlara tükürmez. Ama Midyat öyle değil. Midyat bir ortaçağ cadısı. Önünde kazanı, karıştırıp karıştırıp duruyor. Toz yapıp içine seni katıyor. Sarı duvarları, Midyat taşlarını, sayısız baharat kokusunu, kebap kokularını, koşuşturan çocukları, acı bakışları, eski pencereleri, milattan önceyi, miladı, milattan sonrayı, İsa’yı, ateşi, duaları, sureleri, buğulu ufuk çizgisini, altını, kirli oyunları, nefreti, sevgiyi, korkuyu, kabusları, yıldızlı rüyaları, yabancılığı, kahveyi, şarabı, bir garip koşuşturmayı, doğuyu, batıyı karıştırıyor. Kocaman, eskimiş tahta kaşığıyla karıştırdıkça karıştırıyor. Bir uyuyup, bir uyanıyorsun. Tam uyurken, aniden uyanıyorsun. Eski zamanların rüyalarına karışıyorsun, yürüyorsun ama koşturuyorsun. Bir köşeyi dönüp bir kabusa karışıyor, bir köşeyi dönüp bu ne güzel rüya keşke bitmese diyorsun. O cadı, içine güneş katıyor. Güneş üstüne düşüyor. Bu kazan güneşle kaynıyor. Güneş kavlanıyor, tütüyor, öyle parlıyor, öyle mistikleşiyor, öyle sararıyor, öyle acıyor. Güneş ışığı o kazanda kokuyor işte. Güneşe taparsan, Midyat’ta taparsın. Güneş ışığı, Midyat’ta toz oluyor. Büyülenip, çöl kumu gibi o sarı duvarların üstüne çöküyor. Kapısı kilitli, eski kiliselerin çan kulelerinde ağlıyor. O cadı karıştırdıkça karıştırıyor. Gözlerin eskilere dalıyor, karıştıkça karışıyorsun. Kazanın ortasında girdap, çektikçe çekiyor, döndükçe dönüyor. Zaman çorba gibi, zamanla karışıyorsun. Yanında güvercinler uçuyor, arapçaya, süryaniceye karışıyorsun. Karıştıkça karışıyorsun.

Cadı duruyor, tahta kaşığını ters bir hareketle girdaba daldırıyor. Girdap alabora oluyor. Herşey herşeye daha da karışıyor. Bir kaşık alıyor, içinde sen varsın. Ağzına götürüp, tadına bakıyor, çiğniyor, geveliyor. Gırtlağında çok eskilerin hırıltısı. Kaşlarını çatıyor, beğenmiyor, aniden tükürüyor. Her yanından takırtılar gelen, lastikleri çukurlara bir dalıp bir çıkan, dikiz aynasında cevşen duası sallanıyor, eski model bir minibüsün arka koltuğunda, o sarı duvarlara yapışıyorsun.

08.09.11 Mardin Midyat