ne biçim şeyler…

Posts tagged “likya

Likya Ahşap Mimarisinin Fethiye’de Günümüz Yansımaları

elmal_karamk_kynde_tahl_ambZaman herşeyi aşındırmaya devam ediyor. Uygarlıklar, diller, gelenekler ve insana dair ne varsa sürekli aşınmaya devam ediyor. Fakat ne olursa olsun, büyük uygarlıklar ve köklü gelenekleri bu büyük girdap karşısında direnebiliyor. Aşınmış, yok olmaya yüz tutmuş, şekil değiştirmiş olsalar da halen içimizde bir yerlerde yaşamaya devam ediyorlar. 2500 yıldan daha fazla bir geçmişi olmasına rağmen; Likya ahşap mimarisi de zamana karşı halen direniyor. Fethiye’de, eski bir köy evinin bahçesinde, küçük bir tahıl ambarına dönüşmüş halde zamana karşı direniyor. Bugün, Likya kaya mezarlarının yine aynı kendi ahşap mimarilerine bir öykünme olduğu biliniyor. Öyle köklü-sağlam bir ahşap işleme, konstrüksiyon geleneği ki; ölü gömme geleneklerine, mezar mimarilerine kadar işlemiş. Likyalılar geçmişin karanlık zamanlarından beri Likya sedirinden yaptıkları evlerini yine aynı sanatsal anlayışla kaya mezarlarına işlediler. Hatta öyle ki; sanki geleceğe yolladıkları bir mesaj gibi; ahşap kirişlerin üst üste bindikleri yerleri bile kayaya incecik bir çizgiyle betimlediler. Sedir ağacına işledikleri aynı gelenek, aynı işçilik, aynı teknoloji ve aynı sanat, bu sefer yüksek kayalıklarda, dağlarda, kaya mezarlarında yaşamaya devam etti. Böylece ahşaptan kayalara geçen bu sanat ve teknoloji anlayışı günümüze, Likya köylerine kadar girebildi. Ne yazık ki, ahşabın yapısından kaynaklanan ve doğal olarak günümüze kadar ulaşabilen hiçbir ahşap eserleri yok. Likyalılar mimari anlayışlarını kaya mezarlarında devam ettirmeyip, bu mezarlara ahşap mimarilerini yansıtmasaydı; bugün ahşap mimaride geldikleri noktadan haberimiz dahi olmayabilirdi.

lh_01

İşte zaman, böylesine köklü ve karmaşık – yerleşik gelenekleri kolaylıkla yok edemiyor. Bugün aynı ahşap işleme ve mimari sanatı sadece Likya’da olduğu gibi, yine aynı; Likya köylerindeki tahıl ambarlarında yaşıyor. Bu ambarlar, Fethiye’de herhangi bir köyde, hiç ummadığım bir anda, herhangi bir evin bahçesinde karşıma çıkabiliyorlar. Yakından incelediğim zaman Likya kaya mezarlarıyla öylesine büyük benzerlikleri var ki; bazen eski bir Likya evini izlediğimi sanıyorum. Elimden geldiğince detaylarını fotoğraflamaya çalışıyorum. İşte bu ambarlar antik bir geleneğin, bir teknolojinin, bir sanat anlayışının bir şekilde günümüze kadar yaşamayı başarmasının en güzel örneklerinden (daha&helliip;)

Reklamlar

1847’de Ksantos ve Likyalı Yörükler

1847_yor

Yunanca Xanthos ve Likya diliyle Arnna’nın, yanıbaşından geçen Eşen çayıyla birlikte, bölgedeki yörüklerin 1847’deki yaşamına açılan küçük bir pencere bu. Bakıldığında ilginç detaylar var. Bugün Kınık’tan çıkıp Fethiye yönüne doğru giderken sağ taraftaki kaya mezarı dahil var. Resmin solunda, yukarı doğru çıkan küçük patikanın arkasında saz damlı küçük bir ev var. Toprak testiler, yün eğirteci, hatta sağ taraftaki yurt benzeri yörük çadırı ve sanki o güne özel en güzel kıyafetlerini giymişçesine yün çeviren yörük kadınlarıyla birlikte, belli ki güzel bir bahar gününe ait. Ksantos’a doğru baktığınızda uzak tepedeki başkentin dikilmiş iki büyük anıtını görebiliyorsunuz. Resim tam da Ksantos anıtlarının İngiltere’ye kaçırıldığı yıl olan 1847’de çizilmiş ki zaten resmin çizeri de bizzat İngiltere’den gelmiş ve Ksantos kazılarını yürüten ekipte görevli bir ressam olan George Scharf. Belki de ilk kez geldiği bu garip coğrafyaya ve sosyal yaşamına dair bir şeyler de çizmek istemiş ve kazı alanından biraz ilerideki küçük yörük ailesinin konuğu olmuş.nb


Kaş’ta Eski Türk Mezarlığı

antiphellos

Bugün hemen yanıbaşında irili ufaklı dükkanların ve kendisine has dar sokakların sarmaladığı ve neredeyse Kaş’ın sembolü sayılan, üzerindeki -Likya dilli- yazıtla ünlü kral lahdinin çevresinde bir zamanlar bir Türk mezarlığı varmış. 1847’ye ait bu eski çizime göre henüz etrafında hiçbir yerleşimin olmadığı Kaş, çok eski bir tarih olmasa da halen bakir ve dokunulmamış gibi görünüyor. Zaman değişiyor, uygarlıklar, kültürler, yollar değişiyor. Başkalaşımlar ve yok oluşlar yaşanıyor. İşte Anadolu böyle bir yer. İnançların, kültürlerin, uygarlıkların birbirlerine girdikleri, karıştıkları, yoğruldukları bir yer. Tüm bu dönencenin, girdabın içinde karışan, yoğrulan ve savrulan eski Türkler. Türklerin yeni yerleştikleri yerlerdeki eski uygarlıkların süregelmiş mezar yerlerini kullandıkları bilinen bir gerçek. Bu genelde mezar alanlarının günümüze kadar ulaşabildiği antik şehirlerin üzerine kurulan yerleşim yerlerinde sık görülen bir durum. Hatta bu eski mezarların, lahitlerin parçalarından yeni mezarlar inşa ettiklerini de biliyorum. Birçok eski Türk mezarlığında çok daha eskilerden gelen sütun veya buna benzer parçaların yeniden mezar taşı yapıldığına şahit olabiliriz. Anlaşılan o ki Kaş’ta da bir zamanlar böyleymiş. Eski Türkler mezarlarını süregelen tercihleri değiştirmeden, eski Likya sarkofaj ve lahitlerinin çevresine kurmuşlar. Ressam (daha&helliip;)


Elmalı – 1847

almalii

1847’de içinde yükselen kavak, servi ve çam ağaçlarıyla sırtını dayadığı Beydağları ve tam da ortasından geçen eski antik kervan yoluyla küçük bir Anadolu köyü olan Elmalı İngiliz ressam Scharf’ı derinden etkilemiş olmalıdır. İşte yukarıda George Scharf tarafından çizilmiş bir Elmalı gravürü. Fellows’un ikinci Likya yolculuğuna katılan George Scharf, Fellows ile birlikte 1847 yılında Likya’nın Kuzey sınırlarına doğru ilerlerken yolları Elmalı’dan da geçti. Öyle ki; genel olarak çizimlerinde yerleşim yerlerine çok fazla yer vermeyen Scharf, ilginç bir şekilde Elmalı’ya da çizim defterinde bir sayfa ayırmış. Benim bildiğim bir diğer çizimi de sadece Fethiye’ye ait. Bunlardan hariç, başka bir yerleşim yeri, köy veya kasabaya dair hiçbir çizimini bilmiyorum. Zaten çizimin başlığı da “view of village near Patara”. Patara’ya yakın bir köy olarak belirtilmiş. Hemen çizimin sağ alt köşesindeki ibare de olmasa neresi olduğunu neredeyse bilmek imkansız. Elmalı, tarihin her döneminde önemli bir yerleşim yeri oldu. Özellikle Likya’nın Kuzey’deki çıkış kapısı ve Likya’yı iç kısımlara bağlayan en önemli kavşakların bir tanesi Elmalı’da bulunuyordu. Bölgede bulunduğu konum dolayısıyla her dönem önemini korumuş olmalı. Antiphellos, Myra, Patara gibi önemli şehirlerin iç kısımlarına giden yollar Elmalı’dan geçiyordu. İşte bu yol, Scharf’ın çiziminde de net olarak görünüyor. Hatta o dönemde (1800-1900) bile bir kervan yolu olma niteliğini taşıdığını çizimdeki deveden ve yol kenarında yüklerini indirip dinlenen kervancılardan anlayabiliyoruz. O zamanlarda bu antik yol ve bu yoldan ilerleyen kervanlar, üstelik hemen yanıbaşlarındaki bu küçük ve şirin Anadolu kasabası içinde yükselen kavak ağaçlarıyla  (daha&helliip;)


Likya’da Garip Bir Ressam

va

Gerçekten de garip bir ressam; George Scharf. Bana göre en önemli özelliği; detaylı çizimlerinin yanısıra, 1839-40 yıllarında Fellows ile birlikte Batı Anadolu’ya gelmesi ve 1840 yılında Likya antik şehirlerinden çıkartılıp İngiltere’ye kaçırılan yüzlerce tarihi eserin nasıl götürüldüğünü çizimleriyle resmetmesi. Scharf,  Likya’da bulunduğu süre içerisinde olan biteni 1 yıla yakın sürede en ince ayrıntısına kadar resmetmiş. Çizimlerin konusu sadece arkeoloji değil, bölge ve bölge insanına ait kareler, hatta kazılara kadar birçok farklı konu Scharf’ın çizimlerine yansımış. Likya’nın en garip, belki de en acınası zamanlarında, Likya’nın ruhu toprak altından sökülüp İngiltere’ye kaçırılırken Scharf’da bizzat ekibin içindeydi. İngiltere Kraliyet’i tarafından bizzat ekibin resmi sanatçısı ünvanıyla Anadolu’ya gönderilmişti. Likya, binlerce yıllık garip ve yer yer acı tarihinde belki de hiç bu kadar talan edilip soyulmamıştı. Ne Pers yağmalarında ne de Roma yangınlarında. Likya, belki de İngiliz’lerden çektiğini Pers yağmasından bile çekmemişti.
Fellows Batı Anadolu’ya düzenlediği ilk seyahatinden hemen sonra İngiltere’ye döndüğünde bütün planlarını yapmış ve Likya’daki tarihi eserlerin yerlerinden sökülüp İngiltere’ye nasıl götürüleceğini yaklaşık olarak hesaplamıştı. Kolay iş değildi; içleri oldukça ağır ve paha biçilemeyecek değerdeki heykel, rölyef ve lahitle dolu yaklaşık 70 büyük sandığın Patara açıklarında bekleyen bir İngiliz gemisine taşınması ciddi efor ve lojistik güç gerektiriyordu. Üstelik içlerinde o zamanlar Likya’nın, şimdilerde ise İngiliz British Museum’un en değerlilerinden gözalıcı Payava Lahiti de vardı. Neyse ki Eşen çayında yüzdürülecek büyük sallar bu iş için biçilmiş kaftandı ve lojistik merkez olarak Ksantos, en uygun ve en ağır merkezdi. Bugün kü isimleriyle sadece Ksantos değil, Tlos, Pınara, Araxa ve Telmessos dahil birçok Likya şehrinden sökülmüş değerli parçalar Ksantos’ta toplanacak, birleştirilecek ve özellikle Ksantos’tan sökülen en gözalıcı parçalar Patara açıklarında bekleyen İngiliz savaş gemisine sessiz sedasız taşınacaktı. Böylelikle Likya, tarihinde birkez daha, bu sefer İngilizler tarafından soyulacaktı.

İşte, Fellows Batı Anadolu’ya yaptığı ilk seyahatten sonra İngiltere’ye döndüğünde ikinci seyahatini bir ressamla birlikte yapmaya karar verdi. Kendisi de her ne kadar iyi bir çizer olsa da, bu seferki yolculuğunda öncekiler gibi çeşitli çizimler yapmaya fırsat bulamayacağını tahmin etmiş olmalıydı. Bu işi de gerçek bir ressama bırakmalıydı. Bu defa yanında iyi bir ressam götürmeliydi. Kendisi gibi maceraperest ve Arkeoloji’yi seven bir ressam olmalıydı. İşte George Scharf yakın çevresinde bunun için en uygun ressamdı ve araya British Museum’un da girmesiyle birlikte Scharf’ı ikna etmek zor olmadı. Fellows’un bu seferki ikinci yolculuğunda yanında gerçekten iyi bir ressam da vardı.

Konu Arkeoloji hırsızlığı veya Tarih talanı değil fakat konu Scharf’ın Likya’da yaptığı çizimlere geldiği zaman ibre mecburen orayı gösteriyor. Scharf’ın yukarıdaki çizimi biraz ilginç. Çizimin orijinal başlığında aynen şu ifade var; “On the left, Charles Fellows taking archaeological findings to his tent”. Çizimin orijinal başlığı diyor ki “Charles Fellows, Arkeolojik buluntuları çadırına götürürken”. Sahne ilginç. Fellows, Türk olduğu başına taktığı festen anlaşılan birinin yardımıyla topraktan çıkarılmış bir tarihi eseri (muhtemelen bir rölyef) çadırına doğru götürüyor. Başına fes takmış kişi kıyafetinden de anlaşıldığı kadarıyla bir Osmanlı mebusu. Kendisi belki de bir kavas olabilir, fakat giydiği elbiseye bakılırsa bu düşük bir olasılık. Fes, Likya bölgesinde o dönem yaşayan Türklerin rağbet ettiği bir başlık türü değil fakat kendisinin Fellows’a eşlik eden bir Osmanlı mebusu olduğu çok açık. Sadece bu çizimde değil, Scharf’ın Likya’da çizdiği birçok resimde kendisini görebiliyoruz. Anlaşılan İngiliz ekibe büyük yardımı dokunuyor. Aynı kişi aşağıda Scharf’ın farklı çizimlerinde, farklı şekillerde de rol alıyor. Gerçek bir işbirlikçi. Kendisi farklı çizimlerde farklı rol ve görevlerde görülüyor. Bu Scharf’ın çizimlerindeki küçük ayrıntılardan sadece bir tanesi ve kendisi ayrıntıları gerçekten ustalıkla resme aktarmayı başarabilen bir ressam ve buradan da belli oluyor ki; Fellows, kendisine işini iyi bilen, bölgeyi ve insanını iyi tanıyan bir yardımcı ve işini çok iyi yapan bir de ressam seçmiş.

va2

Aslında çizim herşeyin, tüm olan bitenin çok basit bir özetini açıkça ortaya koyuyor. Scharf’ın çizdiği resmin kısa ve net özeti şu; bir Osmanlı memuru, bilgisiz ve doğal olarak ilgisiz yerli halkın gözleri önünde bir İngiliz arkeoloji hırsızına yardım ediyor. İşte bu, Anadolu topraklarının 1800’lü yıllarda Avrupalı Arkeoloji hırsızlarınca nasıl soyulduğunun ve toprak altındaki tarihi varlıkların nasıl götürüldüğünün en basit örneklerinden sadece bir tanesi. Konudan fazla uzaklaşmayalım. Şimdi Scharf’ın Likya’da çizdiği başka bir resimden küçük bir ayrıntı daha vereyim. Resimde Fellows’un kazısından bu sefer farklı bir kare var. Bu karedeki İngiliz’e dikkat. Kendisi aslanlı rölyefi yerinden sökmek için sıkı çalışmış ve oldukça yorulmuş olmalı. Aslanlı mezarın sağına soluna saçılmış alet – edavattan belli olduğu üzere mezar kendisini oldukça zorlamış. Yorgun (daha&helliip;)


Likya’da Eski Türk Mezar Taşları

mtGeçtiğimiz gün Kınık’ta ilerlerken yol kenarında gördüğüm küçük ve çok eski bir mezarlık dikkatimi çekti. Eski Türk mezarlıkları bana her zaman ilginç gelir. Çünkü onlarda çok eskilerden, eski Anadolu’dan, eski Türklerden izler vardır. Aynı dine ait olsalar da her bölgenin, her etnik topluluğun ve mezhebin farklı mezartaşları var. Bunu bazen insanlar bazen de coğrafyanın kendisi belirliyor. Özellikle Marmara ve Ege mezar taşı çeşitliliği açısından çok geniş bir yelpazedir. Bunun sebebi de büyük ihtimalle geniş bir yelpazede farklı boylara ait grupların Batı Anadolu’da yerleşik hayata geçtikleri yerler olmasıdır. Henüz taş işleme kültürüne fazlasıyla aşina olmayan Türkler batıya doğru ilerledikçe mezar taşlarını işlemeye başlamışlar. Bunların en güzel örnekleri adeta her biri birer sanat eseri olan Bektaşi mezar taşlarıdır. Fakat yerleşik hayata nispeten 1800’lü yılların ortalarında ve sonlarında geçilen Likya gibi bölgelerde mezar taşları olabildiğine sade ve işlenmemiştir. Hatta birçok mezartaşı bilindik garip şekilli taşlardır. Üzerlerinde hiçbir işleme, yazı veya benzer bir motif barındırmazlar. Bazı mezarlarda ise çevredeki antik kalıntılara ait mermerlerin bile kullanıldığı olmuştur. Fakat geneli dikme taştır. Bunda hiç kuşkusuz Orta Asya’dan gelmiş ve zamanla silinerek farklı bir şekle bürünmüş geleneklerin de etkisi var. Fethiye’deki eski köy mezarlıklarının büyük çoğunluğu böyledir. Bölgedeki birkaç tahtacı köyü hariç, dikme taş her mezarlıkta kullanılır. Fakat bahsettiğim bu mezarlıkta ilk kez sarık başlı ve ikili mezartaşlarına rastladım, hem de onlarca. Fakat bunlar kesinlikle Bektaşi taşlarından değil ve oldukça küçük. Bu taşlardan bölgede muhtemelen çok daha fazla var fakat mezarlık zamanla harap olduğundan ancak birkaç tanesi bugüne ulaşabilmiş. Garip olan şu ki; her mezar taşı iki adet yan yana dikilen taştan oluşuyor. Birisi normal dikme taşken diğeri de sarık baş motifli. Diğer yandan taşların üzerinde küçük arap harflerinin yanında farklı büyüklüklerde üçgenlerden oluşan şekiller var. Sarık formlu olanda ise hiçbir arapça veya eski Türkçe yazı – şekil bulunmuyor. Köyde gördüğüm ilgili ve yaşlı bir amcaya taşları sordum fakat bilmediğini, köyün sonradan çevre köylerden gelen insanlarla değiştiğini ve taşların çok eski, köyün ilk yerleşiklerine ait olduklarını söyledi. Genelde eski Bektaşi mezarlarına ait olan sarıkbaş formlu taşların çok farklı ve eski bir formunu burada ilk kez görüyorum. Aslında gördüğüm sarık başlı bu mezar taşlarının Bektaşi stili ile uzaktan veya yakından hiçbir ilgisi olmadığını düşünüyorum. Çünkü Bektaşi mezar taşlarının belirleyici unsuru taşın şekli değil, üzerindeki motif ve yazılardır. Oysa buradaki sarık formlu taşların üzerinde Bektaşiliğe ait hiçbir emare, yazı veya iz yok. Her bir mezara neden yanyana eklemlenmiş iki farklı tipte mezar taşı eklenir diye düşündüm. (daha&helliip;)


Likya’da köy evleri serisi – 1

DCIM100GOPROBazen rastgele bir yol kenarında, bazen içinden geçtiğim köylerde, terkedilmiş, bazıları ise neredeyse yıkılacak seviyeye gelmiş çok güzel köy evleri görüyorum. Onlara rastladıkça fotoğraflamayı seviyorum. Bu evler ve bu anlayış birgün yitip gidecek fakat ben bu muhteşem yapıların fotoğraflarını biriktiriyorum. Bunlar şarap gibi, yıllandıkça, eskidikçe, çürüdükçe güzelleşmiş, artık bir ev değil de sanki yok oluşun, yitip gitmenin veya bir zamanlar yaşanmış hayatların heykellerine dönüşmüş yapılar. Sanki her an eskimiş, çürümüş kapısından dışarı kendisi gibi yaşlı sahibi çıkacakmış gibi duruyor bu garip evler. Kimbilir bir zamanlar nasıllardı ki içlerinde ne hayatlar yaşandı, kimler geldi kimler geçti bahçelerinden. Kimbilir yapıldıkları ilk zamanlar sahibi üstüne nasıl da titredi. Kimbilir bahçesindeki ocakta nice ekmekler pişti. Kaç köpek bekledi geceleri bu evi. Bu evlerde hiçbir zaman bildiğimiz evler gibi elektrik kullanılmamış. Bu evi bahçesindeki küçük tahta masanın üzerinde veya giriş kapısının hemen yanıbaşında hep bir fener aydınlattı. Düşünüyorum da; bu küçük evin güzel avlusunda ne uykular uyunmuştur acaba? Ne geceler, ne gündüzler? Köy evlerinin bir insanın yaşamı için tasarlanmış mükemmel yapılar olduklarını düşünüyorum. Basit ve minimal bir mimari. Ağaçlarla, kuş ve cırcır böcekleriyle, rüzgar sesiyle, güneşle ve gölgeyle sarılmış, yumaklanmış yapılar bunlar. Ve işte; eskimiş, çürümüş hatta terkedilmişleri bile birer heykel gibi. Günümüz insanının aptal modern mimari anlayışının aslında gitmek istediği yer işte tam da burası. İnsan yaşamı, bir evle ne kadar bütünleşebilir? İşte (daha&helliip;)


Fethiye – 1847

macriHenüz kime ait olduğunu bilmediğim, fakat resmin veya gravürün altındaki ibareye bakılırsa 1847 yılında veya birkaç yıl öncesine ait olması muhtemel eski bir Fethiye, Makri gravürü buldum. Keşke hakkında daha ayrıntılı bir bilgiye sahip olsaydım dediğim bir gravür bu. Gravürün ön planındaki yeni dönem roma-bizans tipi lahitlerden birkaçı bugün halen eski Kayaköy yolunun girişinde duruyorlar. Arka tarafta kalan küçük kaya mezarlarına olan konumları itibariyle muhtemelen aynı lahitler. Resmin ortasından geçen eski patikada giyimlerinden anlaşıldığına göre  dinlenen ve ayaküstü sohbet eden birkaç Türk var. Ve yolun sonunda Fethiye’ye yükünü bırakmış, belki de yeni yükünü almış bir de deve kervanı var. Kervancı eşeğine binmiş, ağır ağır ilerleyen kervanın ardında Fethiye’den -o yılların Meğri’sinden- başka yerlere doğru yol alıyor. Büyük olasılıkla bugün eski Antalya yolu dediğimiz Karaçulha – Esenköy hattı üzerinden giden kervan yoluyla Seki yaylasına doğru çıkacak ve belki de oradan Elmalı veya Korkuteli üzerinden Antalya -Adalya- istikametine gidecek.


Likya’da sabah olur…

church-cotopaxi-1280-800Kime ait olduğunu bilmediğim ama çok hoşuma giden bir resim bulmuştum. Üzeri karla kaplanmış, güzel bir manzara resmiydi. Neden bilmiyorum kar görür görmez aklıma hep Akdağlar geliyor. Kış mevsimi gelip de kar yağdığı zaman birden bire güzelleşip heybet kazanmasından olsa gerek. Resimdeki dağ da üzerindeki gelinliğiyle öyle bir heybetli gelince üzerine çeşitli Anadolu gravürlerinden küçük bir köy ve bir de Likya mezarı ekleyerek manzarayı bir Likya sabahına dönüştürdüm. Aylardan Nisan ve sabah güneşiyle birlikte Eşen vadisinden karşıya, bembeyaz parlayan örtüsüyle Akdağlar, diğer ismiyle Massicytus.


Gördüğüm En Güzel Kaya Mezarı

kmHenüz hiçbir zarar görmemiş, zarar veren, yok eden hiçbir insan eli değmemiş, üzerinde halen ustasının keski izlerinin tüttüğü bir Likya Kaya mezarından daha etkileyici ne olabilir? Parmaklar keskin köşelere dokunurken, çok eskilere, geçmişe, Likya’ya dokunmazlar mı? Acaba Likyalı usta da onu bitirdikten sonra parmaklarıyla o keskin köşelerde gezinmiş midir? Dümdüz kesilmiş sedir ağaçlarının üst üste bindiği yerlere dokunmuş mudur? Yağmurların, ellerin, depremlerin, zamanın eskitemediği bir Likya Kaya mezarı daha var mıdır? Onu görmek, ona dokunmak, geçmişe, zamana dokunmak değil midir? Gördüğüm en sağlam, en taze, en bakir kaya mezarıdır. Sanki birkaç yıl önce yapılmış gibi. Sadece asitli yağmur suyu biraz etkilemiş o kadar, o da neredeyse yok denecek kadar az. Özellikle içeride kalan bölümleri neredeyse dokunulmamış. Köşeleri o kadar keskin ki, muhtemel yapım tarihinden bugüne böylesine net hatlarla gelmesi inanılır gibi değil.
km2