ne biçim şeyler…

Posts tagged “fethiye

Likya Ahşap Mimarisinin Fethiye’de Günümüz Yansımaları

elmal_karamk_kynde_tahl_ambZaman herşeyi aşındırmaya devam ediyor. Uygarlıklar, diller, gelenekler ve insana dair ne varsa sürekli aşınmaya devam ediyor. Fakat ne olursa olsun, büyük uygarlıklar ve köklü gelenekleri bu büyük girdap karşısında direnebiliyor. Aşınmış, yok olmaya yüz tutmuş, şekil değiştirmiş olsalar da halen içimizde bir yerlerde yaşamaya devam ediyorlar. 2500 yıldan daha fazla bir geçmişi olmasına rağmen; Likya ahşap mimarisi de zamana karşı halen direniyor. Fethiye’de, eski bir köy evinin bahçesinde, küçük bir tahıl ambarına dönüşmüş halde zamana karşı direniyor. Bugün, Likya kaya mezarlarının yine aynı kendi ahşap mimarilerine bir öykünme olduğu biliniyor. Öyle köklü-sağlam bir ahşap işleme, konstrüksiyon geleneği ki; ölü gömme geleneklerine, mezar mimarilerine kadar işlemiş. Likyalılar geçmişin karanlık zamanlarından beri Likya sedirinden yaptıkları evlerini yine aynı sanatsal anlayışla kaya mezarlarına işlediler. Hatta öyle ki; sanki geleceğe yolladıkları bir mesaj gibi; ahşap kirişlerin üst üste bindikleri yerleri bile kayaya incecik bir çizgiyle betimlediler. Sedir ağacına işledikleri aynı gelenek, aynı işçilik, aynı teknoloji ve aynı sanat, bu sefer yüksek kayalıklarda, dağlarda, kaya mezarlarında yaşamaya devam etti. Böylece ahşaptan kayalara geçen bu sanat ve teknoloji anlayışı günümüze, Likya köylerine kadar girebildi. Ne yazık ki, ahşabın yapısından kaynaklanan ve doğal olarak günümüze kadar ulaşabilen hiçbir ahşap eserleri yok. Likyalılar mimari anlayışlarını kaya mezarlarında devam ettirmeyip, bu mezarlara ahşap mimarilerini yansıtmasaydı; bugün ahşap mimaride geldikleri noktadan haberimiz dahi olmayabilirdi.

lh_01

İşte zaman, böylesine köklü ve karmaşık – yerleşik gelenekleri kolaylıkla yok edemiyor. Bugün aynı ahşap işleme ve mimari sanatı sadece Likya’da olduğu gibi, yine aynı; Likya köylerindeki tahıl ambarlarında yaşıyor. Bu ambarlar, Fethiye’de herhangi bir köyde, hiç ummadığım bir anda, herhangi bir evin bahçesinde karşıma çıkabiliyorlar. Yakından incelediğim zaman Likya kaya mezarlarıyla öylesine büyük benzerlikleri var ki; bazen eski bir Likya evini izlediğimi sanıyorum. Elimden geldiğince detaylarını fotoğraflamaya çalışıyorum. İşte bu ambarlar antik bir geleneğin, bir teknolojinin, bir sanat anlayışının bir şekilde günümüze kadar yaşamayı başarmasının en güzel örneklerinden (daha&helliip;)

Reklamlar

1847’de Fethiye’ye Bakmak

fethy1847 yılının güzel bir bahar gününde bugünün Fethiye’si ama o zamanların ismiyle Makri’sinin yemyeşil yamaçlarında, genç bir İngiliz ressam gözlerini kısmış hayranlıkla karşısında serilip giden eşsiz manzaraya bakıyordu. Sol tarafında mavinin en güzel tonlarıyla Makri körfezi serilip giderken, karşı ufukta Toroslar’ın ilk yükseltisi Akdağlar ve ortada Mendos’un karlı zirvesi yükseliyordu. Eminim şimdilerde bile en güzel baharların yaşandığı Makri, 1847 baharında İngiliz ressamın gözlerine rengarenk bir şölen yaşatıyordu. Baharın ilk sıcaklığıyla birlikte eriyen karların beslediği Eşen çayında alabalıklar, uçuşan yusufçukları avlarken bir yandan da ortalık Makri’ye yeni yeni gelen kırlangıçlarla dolmaya başlıyordu. Şaşırtıcıdır; o zamanlar her nasıl ki Anadolu’nun bu köşesine bir İngiliz ressamın ayakları bastıysa, ressam için de şaşırtıcı olan daha önce hiç görmediği böylesine etkileyici bir manzara ve bu manzaranın önündeki garip insanlardı. Uzakta Makri’nin ortasından eski Levissi’ye doğru ilerleyen tozlu ve geniş patikada yürüyen bir deve kervanı kim bilir nereden nereye ne taşıyordu? Uzakta kaya mezarları, antik Likya tiyatrosu ve hatta körfezin sazlıkları içindeki mezarlar Makri’yi ressamın gözünde o anlık da olsa dünyanın en güzel yerlerinden birisi haline getiriyordu.


Likya’da köy evleri serisi – 2

GOPR9959Onu geçtiğimiz bahar eski bir köy yolunda ilerlerken gördüm. Terk edileli çok fazla olmamış anlaşılan. Belli ki çatısı da birkaç kez onarılmış. Mavi renkli tahta oyma pencereleri de gözlerini çoktan kapatmış. Sanki yanıbaşındaki küçük yoldan arada bir geçen arabaları, traktörleri görmek istemiyormuş gibi bir hali var. Sanki son bir umutla halen sahibini bekliyor gibi duruyor. Yer yer çatlak duvarları, kırık kiremitleriyle, başını bir yana eğmiş, yaralı gibi. Bahçesinden ona bakarken rüzgar öyle bir esiyordu ki; sallanıp duran kurumuş otlarla birlikte terkedilmişliğinin şarkısını söylüyordu. Kimbilir bir zamanlar bahçesinde kaç çocuk koşturdu? Sabahın karanlığında, çatıya çıkmış bir horoz nasıl da yırttı sessizliği? Kaç tilki, kaç tavuk çaldı? 
Çok eski bir kapısı vardı. Bir de bahçesinde limon ağacı, kimsecikler ellememiş, her dalında onlarca limon vardı.
Bir tarafı bir yanına yatmış, sert bir kış gecesi belki de çatı kenarlarında kırlangıç yuvalarıyla birlikte yıkılıp gidecek.
Köy evleri ne güzel yapılardır? Küçücük bir çekirdek gibi, yaşamla, doğayla, insanla, hayvanla, kurumuş otlarla yumaklanmış, sarmalanmış. Ne kadar alçakgönüllü yapılar onlar? Hangi ev, hangi mimari yapı onlar kadar yuvadır? Hangi ev terkedildiğinde onlar kadar boştur?
İhtiyar Likyalılar işte. Sanki an gelecek zaman duracak, uzun bir gıcırtıyla yavaş yavaş bir penceresi açılacak, aniden, yaşlı sahibi bakacak uzaklardan geçen insanlara. Bir şeyleri bekliyormuş gibi, yıkılmayı, çürümeyi, yok olmayı, toprak olup gitmeyi. Likya’nın en güzel heykelleri onlar, hele ki terk edilmişleri…


Fethiye – 1847

macriHenüz kime ait olduğunu bilmediğim, fakat resmin veya gravürün altındaki ibareye bakılırsa 1847 yılında veya birkaç yıl öncesine ait olması muhtemel eski bir Fethiye, Makri gravürü buldum. Keşke hakkında daha ayrıntılı bir bilgiye sahip olsaydım dediğim bir gravür bu. Gravürün ön planındaki yeni dönem roma-bizans tipi lahitlerden birkaçı bugün halen eski Kayaköy yolunun girişinde duruyorlar. Arka tarafta kalan küçük kaya mezarlarına olan konumları itibariyle muhtemelen aynı lahitler. Resmin ortasından geçen eski patikada giyimlerinden anlaşıldığına göre  dinlenen ve ayaküstü sohbet eden birkaç Türk var. Ve yolun sonunda Fethiye’ye yükünü bırakmış, belki de yeni yükünü almış bir de deve kervanı var. Kervancı eşeğine binmiş, ağır ağır ilerleyen kervanın ardında Fethiye’den -o yılların Meğri’sinden- başka yerlere doğru yol alıyor. Büyük olasılıkla bugün eski Antalya yolu dediğimiz Karaçulha – Esenköy hattı üzerinden giden kervan yoluyla Seki yaylasına doğru çıkacak ve belki de oradan Elmalı veya Korkuteli üzerinden Antalya -Adalya- istikametine gidecek.


Likya’da sabah olur…

church-cotopaxi-1280-800Kime ait olduğunu bilmediğim ama çok hoşuma giden bir resim bulmuştum. Üzeri karla kaplanmış, güzel bir manzara resmiydi. Neden bilmiyorum kar görür görmez aklıma hep Akdağlar geliyor. Kış mevsimi gelip de kar yağdığı zaman birden bire güzelleşip heybet kazanmasından olsa gerek. Resimdeki dağ da üzerindeki gelinliğiyle öyle bir heybetli gelince üzerine çeşitli Anadolu gravürlerinden küçük bir köy ve bir de Likya mezarı ekleyerek manzarayı bir Likya sabahına dönüştürdüm. Aylardan Nisan ve sabah güneşiyle birlikte Eşen vadisinden karşıya, bembeyaz parlayan örtüsüyle Akdağlar, diğer ismiyle Massicytus.


3 Mayıs 1842 – Likya’da Yörükler

york

T.A.B Spratt ve Edward Forbes’in 1842 yılında gerçekleştirdikleri Likya yolculuğunu anlatan gezi günlüğünden 3 Mayıs 1842 tarihli yazısıdır. Gezi günlüklerinde sadece Likya tarihi yoktur, Likya’da yaşayan yörükler de vardır. Aslında yörüklerden ve Likya’nın o günlerindeki etnik yapısından gezi günlükleri boyunca bahsediliyor, fakat gezginler ilk cildin sonlarına doğru uzun bir yörük kervanına rastlıyorlar. Manzarayı canlandırmak ilginç.

3 Mayıs – İstanos’tan yolumuz konusunda kararsız olarak ayrıldık ve Horzum’a doğru (Bugün Likya’da Horzum isimli herhangi bir köy yok. Gezginler o tarihte bugünkü Gölhisar’a doğru ilerlemektedir) bildiği en iyi yoldan götürmesi için kılavuzumuza güvendik.  O da bizi köyün güneyine düşen tepelerdeki uzun bir geçitten geçirdi. Fazla uzağa gitmeden, kışlaklarından dağlarda beğendikleri yazlık bir otlağa topluca ilerlemekte olan bir Yörük ailesine yetiştik. Sürüleriyle sığırları eşliğinde develere, atlara ve eşeklere binmiş her yaş ve her boyda erkek, kadın ve çocuklardan oluşan alay neredeyse bir mil uzanıyordu. Atlılar alayının en önünde, bir eşeğin sırtına bağlanmış bir bebek vardı. Hayvan binicisinin çaresizliğinden haberdarmış gibi, zaman kazanıp da otlayabilmek için herkesin ilerisinde tırısa kalkmış gidiyordu. Onu arkadan yaşça büyük çocuklar ile yaşamının baharında erkek ve kadınlar izliyordu. Takımın kıdemlileri kolun ardını tutmuşlardı; aralarında kurumuş, güçsüz bedeni kocaman bir devenin sırtında iki kat olmuş, hızla yüz yaşına yaklaşmakta olan belki de geçkin bir nine vardı. Durum sanki onun, yani obanın büyük büyükannesinin, yazlık konaklarına giden torunlarına eşlik edişini son kez yerine getiriyormuş gibi görünüyordu. Kalabalığın hepsi ovalardan ayrılmaktan mutlu olmuşa ve hayli keyiflenmişe benziyordu. Böyleydi yaşlı ataların (daha&helliip;)


Huzur Burada – 2

drlHuzur kristal kadar parlak, temiz bir dere olur. Huzur bir balıkçıl olur, tepende uçar. Bir pelikan olur, bir leylek olur, Afrika’dan Likya’ya gelir. Huzur bir alabalıktır, o derede yüzer. Bıyıklı dere balığıdır, altın külçesi gibi. Huzur kekik kokusudur, sıcak rüzgarda dalgalanır. Yüzlerce kırlangıçtır, bir iner bir çıkar. Huzur yılan gömleğidir, oracıkta, kuru bir ağaç kütüğünün dibinde bulursun. Huzur cırcır böceklerinin şarkısıdır hep bir ağızdan. Kara gözlü, altın sarısı yusufçuklardır. Huzur porsukların, domuzların, sansarların izlerindedir, tazecik, dün geceden kalma. Huzur sapsarı bir dolunaydır, sabahın köründe batar.


Likya’da gece olur

IMG_2735


Likya Uluburun Batığının Uzun Hikayesi

ubt
Günümüzden tam 3 bin 300 yıl önce, M.Ö 1400 yıllarında, sedir ağacından inşa edilmiş bir yük gemisi Likya kıyılarına doğru yanaşmaktaydı. 15 metrelik uzunluğu, 5 metrelik genişliğiyle, sedir ağacından yapılma bu yaşlı yük gemisi belki de genç bronz çağının en ileri teknolojisine sahipti. Gemi muhtemel iki rotadan birisi üzerinde ilerliyordu. Bu rotalar da büyük ihtimalle Mısır-Filistin-Suriye-Ege veya Kıbrıs – Ege olmalıydı. Belki de Mısır’dan aldığı yüklerle önce Suriye kıyılarına sonra Kıbrıs’a ve en son olarak da Likya veya Ege’de bulunan işlek bir Limana gidecekti. Bilinen bir gerçek vardı ki bu ilginç gemi Mısır yapımıydı ve taşıdığı yük içerisinde Mısır Kraliçesi Nefertiti’ye ait bir mühür vardı. Eğer böyleyse gemi Mısır’dan Hitit-Luvi limanlarına doğru ilerleyen bir yük ve ticaret gemisiydi. Buradan anlaşılıyor ki; bu küçük -belki de zamanına göre büyük- yük gemisi önemli bir gemi olmalıydı. Belki de gemi Likya kıyılarına doğru yaklaştığında kaptan ve mürettebatı, görevlerinin sonuna doğru gelmiş olduklarını düşünüp, derin bir nefes almışlardır. Ne de olsa artık  yolculuklarının büyük bölümünü tamamlamışlardı. Geriye endişelenmeleri gereken tek bir şey kalmıştı, o da Likya’lı korsanlar. Fakat geminin burnundaki Altın kaplama, büyük Nefertiti heykeli onları korsanlardan da koruyordu.
Oysa Likya kıyıları herşeye gebedir. Bir yanında uçsuz bucaksız engin kayalıklar, bir yanında sonsuz Likya mavisi içerisinde ilerleyen yelkenli yük gemisi aniden alabora oldu. Muhtemel ani bir fırtına ile alabora olan gemi, bugünkü Kaş ilçesinin 8,5 kilometre güney doğusunda mürettebatıyla ve taşıdığı kargoyla birlikte sonsuz mavinin derinlerine doğru kayboldu. Aslında gemiyi değerli hale getiren tek şey içerisinde taşıdıkları değildi. Asıl önemlisi, 1982 yılında bir sünger avcısının gemiyi farketmesi oldu. Gemi bulunduktan tam iki yıl sonra Türk ve Amerikalı sualtı arkeologları kazı çalışmalarına başladılar. Ve bu garip yük gemisinin insanlık tarihinin en eski batığı olduğu tespit edildi. Daha sonrasında 1000’in üzerinde dalış gerçekleştirildi. Gemi gövdesinden alınan örneklerle birlikte geminin Mısır sahillerinde, sedir ağacından yapılmış olduğu tespit edildi. Aslında uzun mu uzun bir hikayeye sahip olan bu geminin eski hikayesi bizler için henüz yeni başlıyordu. Gemi adeta genç bronz çağından günümüze yollanmış bir mektup gibiydi. Geminin taşıdığı yük 61 metre derinliğe doğru inmişti ve birçok parça neredeyse hiç zarar görmemişti.  Gemi, Arkeoloji tarihinde yeni bir çığır açtı. Bilinen en eski batık, içinde taşıdığı yükle birlikte bilim adına değer biçilemeyecek derecedeydi. Bronz çağının henüz başlarında batmış yük gemisi, o zamanların ticaretini, insan alışkanlıklarını, kültürlerini ve daha birçok şeyi günümüze taşımıştı. Peki geminin kargosunda neler bulundu? Gemi büyük oranda hammadde taşıyordu; 150’den fazla kobalt mavisi, lavanta ve turkuaz renklerinde cam külçe vardı. Bu cam külçelerin Filistin veya Suriye’de geminin kargosuna dahil olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca bu cam külçeler, bilinen en eski ve eksiksiz cam külçeler olma özelliğini de taşıyor. Geminin taşıdığı hammaddeler arasında Mısır sahillerinde yetişen Abanoz ve Sedir ağacı da vardı. Ayrıca kesilmiş ve tam kesilmemiş halde fildişleri, Mısır kıyılarından getirilmiş su aygırı dişleri, vazo yapımında kullanılan deve kuşu yumurtaları ve müzik aleti yapımında kullanıldığı tahmin edilen kaplumbağa (daha&helliip;)


Tlawa – Tlos 1843

Gerçek ismi Tlawa, Yunancası ise Tlos. Akdağlar’ın (Antik; Kragos) sarp batı yamaçlarına takılmış altından bir taç gibi Eşen ovası üzerinde yükselir. Tlawa ismi, MÖ 15. yüzyıldan itibaren Hitit metinlerinde pek çok kez karşılaşılan “Lukka topraklarındaki Dalawa” ile özdeşleşir. Dalawa isminin geçtiği Hitit kaynakları arasında Konya-Yalburt’ta bulunan ve üzerinde büyük Hitit kralı IV. Tuthaliya’nın Lukka seferinin anlatıldığı açık hava tapınağı ortostatları büyük önem taşır. Büyük Hitit Kralının, sözkonusu ortostatlardan 14. ve 15. bloklar üzerinde: “Dalawa Ülkesi’ne indim. Dalawa Ülkesi’nin kadınları ve çocukları önümde eğildiler” ifadesi okunmaktadır. Yalburt hieroglif yazıtlarından tüm Likya Bölgesinin Büyük Hitit Krallığı dönemindeki varlığı ve Hititlerle olan yakın ilişkisi açıkça görülebilmektedir. Diğer yandan o kadar önemli bir Likya kentidir ki, Patara Yol Klavuz anıtındaki bilgilere göre Likya yol ağı tam 7 ayrı noktadan Tlos’a bağlanmıştır. Osmanlı döneminde ise Tlos’un eşsiz harabeleri üzerine “Kanlı Ali Ağa” isimli bir Osmanlı derebeyinin yerleştiği bilinmektedir. Kanlı Ali Ağa şatosunu Tlos harabelerinin üzerine inşa ettirmiş ve yaşamını buraya inşa ettirdiği konağında sürdürmüştür. Resmin de tarihine bakılırsa harabelerin ve resmin en üstünde bulunan konak kanlı Ali Ağa’nın konağı olsa gerektir.
Yukarıdaki güzel tablo ise 1843 yılında antik şehri ziyaret etmiş William James Muller’e aittir. Muller, Arkeolog Charles Fellows tarafından Likya’ya davet edilmiş İngiliz peyzaj sanatçısıdır. Muller, Fellows’un daveti üzerine beraberinde öğrencisi  Harry Johnson ile birlikte gelmiş, Pınara ve Tlos çevresindeki köylerde 3 ay geçirmiştir.