ne biçim şeyler…

Posts tagged “fethiye yörükleri

1847’de Ksantos ve Likyalı Yörükler

1847_yor

Yunanca Xanthos ve Likya diliyle Arnna’nın, yanıbaşından geçen Eşen çayıyla birlikte, bölgedeki yörüklerin 1847’deki yaşamına açılan küçük bir pencere bu. Bakıldığında ilginç detaylar var. Bugün Kınık’tan çıkıp Fethiye yönüne doğru giderken sağ taraftaki kaya mezarı dahil var. Resmin solunda, yukarı doğru çıkan küçük patikanın arkasında saz damlı küçük bir ev var. Toprak testiler, yün eğirteci, hatta sağ taraftaki yurt benzeri yörük çadırı ve sanki o güne özel en güzel kıyafetlerini giymişçesine yün çeviren yörük kadınlarıyla birlikte, belli ki güzel bir bahar gününe ait. Ksantos’a doğru baktığınızda uzak tepedeki başkentin dikilmiş iki büyük anıtını görebiliyorsunuz. Resim tam da Ksantos anıtlarının İngiltere’ye kaçırıldığı yıl olan 1847’de çizilmiş ki zaten resmin çizeri de bizzat İngiltere’den gelmiş ve Ksantos kazılarını yürüten ekipte görevli bir ressam olan George Scharf. Belki de ilk kez geldiği bu garip coğrafyaya ve sosyal yaşamına dair bir şeyler de çizmek istemiş ve kazı alanından biraz ilerideki küçük yörük ailesinin konuğu olmuş.nb

Reklamlar

Likya’da Ahşap Türk Mezarları

fm

Türkler, ağaç ve tahtaların kötü güçleri içlerinde hapsettiklerine ve kötü ruhların tahtadan uzak durduklarına inanırlardı. İşte bu yüzden Türkler, bir zamanlar içinde yaşadıkları çadırların eşiklerini her zaman tahtadan yaparlardı. Böylece kötü ruhların çadırların içlerine giremeyeceklerini ve eşikte hapsolacaklarına inanırlardı. Sadece çadırların eşiklerinde değil, çadırların orta direkleri de çadırı kötülüklerden koruyan en önemli parçaydı. Türkler korktukları ve istemedikleri durumlarda çadırların ortalarına dikili orta direğe vururlardı. Bu sebeple çadırların orta direkleri önemliydi. Çünkü ağacın içindeki kötü ruhların böylece çadırdan kaçıp gideceklerine inanırlardı. Bizlerin bugün kötü bir durum karşısında “şeytan kulağına kurşun” diyerek tahtaya vurması, bu inancın halen devam eden halidir. Bugün Fethiye ve çevresinde küçük bebeklere nazar değmemesi, hastalık gelmemesi için elbiselerinin bir yerine veya beşiklerine küçük çıtlık ağacı parçaları takılır. Çocuklar ve bebekler için kullanılan bu küçük çıtlık ağaçları Fethiye’deki pazar yerlerinde halen satılmaktadır. Diğer yandan eşik inancı da bugün halen bazı yörelerde farklı şekillerle yaşamaya devam etmektedir. Büyüklerimiz evlerin eşiklerine sol ayakla basmamamızı söylerler. Bazı yerlerde de eşiğe basmadan eve girmek gibi inançlar halen devam ettiriliyor.

Daha önce de Likya’dan 1-2 tane eski ve bilinenden farklı mezar taşları paylaşmıştım. Farklı mezar gelenekleri, kültürleri birbirlerinden ayıran önemli bir faktör. İşte bizlerde de durum böyle. Bazılarımız Asya’dan getirdikleri birçok gömü geleneğini yitirdi. Bazılarımızsa farklı sebeplerden dolayı bazı geleneklerini biraz da olsa korumayı, yaşatmayı başarabildi. Zaman değişti, tabii ki Türkler de değişti. Zaman hızla esen bir rüzgar gibi birçok şeyi alıp götürdü. Geleneklerimizin birçoğu aşınmaya yüz tuttu. Fakat Fethiye garip yer. İşte bu eski geleneklerin, kültürlerin, küçük ve ince detayların bazılarının günümüze kadar saklanarak, korunarak gelmeyi başarabildiği bir yer. Kültürlerin, eski Türk kültürlerinin ince detaylarının biranda karşınıza çıkabildiği, sizi şaşırtabildiği bir yer. Kurganlardan, dilek ağaçlarından, şaman ve kamlardan küçük parçacıkların halen yüzünüze çarpabildiği küçük köşeler var. Fethiye’de uzak köşelerde halen yaşayan, yaşamaya çalışan üzeri çaput bağlı tahta mezarlar var. Bu farklı ve geçmişten gelen görenekler hemen yanıbaşlarındaki dev ağaçların altında, yorgun, değişmiş ama halen direnircesine yaşamaya çalışıyorlar. Geçtiğimiz yıllarda onları ziyaret ettiğimde çok daha fazlaydı. Bunlar yükseklikleri bir insan boyu, katran ağacı mezarlar. Şimdilerde kimler neden zarar vermişler (daha&helliip;)


Kitap; Türkistan’dan Uzak Diyara Beşkaza Fethiye ve Seydikemer Yörükleri

ern

Yeni okumaya başladığım kitap; Eren Fehmi Eroğlu’nun “Türkistan’dan Uzak Diyara Beşkaza Fethiye ve Seydikemer Yörükleri”.  Kitap güzel. Fethiye ve çevresini geniş bir tarih perspektifiyle, özellikle Yörük – Türkmen yerleşimi açısından tutun da, bölgedeki farklı inanışlara, göreneklere, geçmişten bugüne gelebilmiş halk ritüellerine kadar, benim için son derece ilgi çekici konulara değiniyor. Anadolu’nun dört bir yanına dağılmış Yörük – Türkmen yerleşimleri bir yana, özellikle Fethiye ölçeğinde daha detaylı ve özel bilgiler var. Böylesine güzel, büyük emek harcanmış araştırmalara dayalı, tarihimize, geçmişimize ışık tutan kitaplara, eserlere ihtiyacımız var. En başta geçmiş yaşantılarımıza ait bilgilerin, eski Türk kültürüne ait izlerin saklanıp kaydedilmesi adına güzel bir kitap. Böylesine nitelikli kitapların yazıldığını, basıldığını görmek güzel.

er2


3 Mayıs 1842 – Likya’da Yörükler

york

T.A.B Spratt ve Edward Forbes’in 1842 yılında gerçekleştirdikleri Likya yolculuğunu anlatan gezi günlüğünden 3 Mayıs 1842 tarihli yazısıdır. Gezi günlüklerinde sadece Likya tarihi yoktur, Likya’da yaşayan yörükler de vardır. Aslında yörüklerden ve Likya’nın o günlerindeki etnik yapısından gezi günlükleri boyunca bahsediliyor, fakat gezginler ilk cildin sonlarına doğru uzun bir yörük kervanına rastlıyorlar. Manzarayı canlandırmak ilginç.

3 Mayıs – İstanos’tan yolumuz konusunda kararsız olarak ayrıldık ve Horzum’a doğru (Bugün Likya’da Horzum isimli herhangi bir köy yok. Gezginler o tarihte bugünkü Gölhisar’a doğru ilerlemektedir) bildiği en iyi yoldan götürmesi için kılavuzumuza güvendik.  O da bizi köyün güneyine düşen tepelerdeki uzun bir geçitten geçirdi. Fazla uzağa gitmeden, kışlaklarından dağlarda beğendikleri yazlık bir otlağa topluca ilerlemekte olan bir Yörük ailesine yetiştik. Sürüleriyle sığırları eşliğinde develere, atlara ve eşeklere binmiş her yaş ve her boyda erkek, kadın ve çocuklardan oluşan alay neredeyse bir mil uzanıyordu. Atlılar alayının en önünde, bir eşeğin sırtına bağlanmış bir bebek vardı. Hayvan binicisinin çaresizliğinden haberdarmış gibi, zaman kazanıp da otlayabilmek için herkesin ilerisinde tırısa kalkmış gidiyordu. Onu arkadan yaşça büyük çocuklar ile yaşamının baharında erkek ve kadınlar izliyordu. Takımın kıdemlileri kolun ardını tutmuşlardı; aralarında kurumuş, güçsüz bedeni kocaman bir devenin sırtında iki kat olmuş, hızla yüz yaşına yaklaşmakta olan belki de geçkin bir nine vardı. Durum sanki onun, yani obanın büyük büyükannesinin, yazlık konaklarına giden torunlarına eşlik edişini son kez yerine getiriyormuş gibi görünüyordu. Kalabalığın hepsi ovalardan ayrılmaktan mutlu olmuşa ve hayli keyiflenmişe benziyordu. Böyleydi yaşlı ataların (daha&helliip;)


Likya’da Eski Türkler (1883-84)

Felix Von Luschan, 11 Ağustos 1854 doğumlu ve mesleki hayatına birçok bilimsel alanı sığdırmayı başarabilmiş bir bilim adamıdır. Arkeoloji, tıp, antropoloji ve etnoloji Luschan’ın adından başarıyla söz ettirdiği bilim dallarıdır. Luschan, bir arkeolog ve etnoloji uzmanı olarak dünyanın farklı noktalarına, insanların etnik kökenlerini incelemek amacıyla çok sayıda araştırma gezisi yapmış, farklı insan topluluklarına ait, farklı kültürleri her açıdan değerlendirmeye çalışmıştır. Luschan araştırmaları için yaptığı gezilerinden bir tanesini de 1883-84 yılında Likya’ya düzenlemiş, Likya bölgesini ayrıntılı bir şekilde incelemiş, bölge insanı ve yerel kültürü hakkında araştırmalar yapmıştır. Öyle ki; gezi ve incelemeleri sonrasında  2 ciltten oluşan araştırma yazılarını, kendisi gibi bir bilim adamı olan yakın arkadaşı Eugen Petersen ile oldukça kapsamlı bir kitap haline getirmiştir. İlk kez 1889 yılında, Almanca olarak yayınlanan “Reisen in Lykien Milyas Und Kibyratis” adlı kitabında, Likya ve çevresinde yaşayan farklı kültürlere ait ilginç araştırma yazılarına yer vermiştir. Luschan, 1880 gibi eski bir tarihe ait olsa da araştırma yazılarını kendi çektiği fotoğraflarla desteklemiştir. Antropolog kimliği ile çektiği bu fotoğraflardan bazıları da ilginç bir şekilde o tarihlerde Likya bölgesinde (günümüz Fethiye ve yakın çevresi) yaşayan Türklere aittir. Kitabında ve sonraki araştırmalarında Türk etnik kimliğine ve özellikle Likya bölgesinde dağınık şekilde yaşayan Tahtacılar’a dair ayrıntılı gözlemler ve ölçümler de  (daha&helliip;)


Fethiye’de Deve Çanları ve Deveçökeği

Gözlerimi kapatıp Meğri’yi hayal ediyorum. Eski Fethiye’yi. Eşen’den, Karaçulha’dan, Yanıklar’dan, Kınık’tan, Kemer’den, Gölhisar’dan gelen yüzlerce devenin o garip çan sesleri içerisinde, sırtlarında yükleriyle ağır ağır Fethiye’ye girişlerini hayal ediyorum. Ne eşsiz bir görüntüdür.
Meğri.. Bugünkü ismiyle Fethiye. Çok öncelerden beri deve kervanları için önemli bir durak olmuş eski Anadolu’nun bu önemli limanına dört bir yandan deve kervanları gelir, yük boşaltır, yük alırlardı. Meğri’ye gelen tüm bu ticaret kervanları Yanıklar, Kargı, Üzümlü, Çameli, Acıpayam, Eldirek, Kemer, Karaçulha, Eşen, Yayla Seki taraflarından gelir ve şimdiki yerinde sanayi çarşısının olduğu Cevizlibahçe’de kervan başları tarafından durdurulup, çöktürülürlerdi. Bugün Fethiye’de yeni camiinin olduğu yere çok eski Fethiyeliler “Deveçökeği” derler. Bunun sebebi; develerin işte tam da burada çöktürülmeleri, yük boşaltmalarıydı. İşte tam da burası, yani Deveçökeği, Fethiye’ye, o zamanların Meğri’sine gelen tüm deve kervanları için çok önemli bir toplanma yeriydi. Çünkü Meğri’ye gelen her kervan yükünü burada boşaltır, alacağı yükü de yine aynı Deveçökeği’inde alırdı. Belki şimdilerde aklımızda canlandırmak zor olabilir fakat bir zamanların, 1900’lerin ve öncesinin en önemli ticaret taşıtları develerdi. Anadolu deveden geçilmiyordu. Fethiye ve İzmir gibi, hele ki önemli ve işlek bir limana sahip eski ticaret merkezleri ise deve kervanlarının sıklıkla görüldükleri yerlerdi. 1800 lü yıllarda Anadolu, deve dediğimiz bu garip hayvanlarla neredeyse bütünleşmişti. O zamanlarda çizilmiş eski Anadolu gravürlerinin hemen hemen hepsinde, gravürün kadrajına bir yerlerden girmiş, uzaklardan gelen bir deve kervanı vardır. İstisnaları çok azdır. O zamanlar, Anadolu eşittir deveydi. Bağdat’tan, Şam’dan, Halep’ten, Horasan’dan, hatta Hindistan ve Çin’den gelen deve kervanları için son durak Anadolu’ydu. Anadolu ticaret yolları, gittikçe kuruyan İpek ve Baharat yollarının son mirasıydı.

Fakat 1800’lü yılların ortasından itibaren büyük bir devinimle değişen Anadolu’da bu eşsiz Anadolu ekolleri de değişimden nasiplerini almıştır. Emperyalist İngiliz’lerin Anadolu’nun ve Arap yarımadasının ürünlerini Avrupaya kolayca çekmek adına, Batı Anadolu’nun dört bir yanına döşedikleri tren rayları, deve kervanlarını bir daha kalkmamacasına çökertmiştir. Başlıca Batı Anadolu ürünleri olan incir, zeytin, üzüm, meyan kökü, sahlep, baharat, kilim ve daha birçok maden – değerli ürünün, İzmir limanına daha hızlı bir şekilde taşınabilmesi için döşenen İzmir-Aydın ve İzmir-Kasaba demiryolu hattı, deve kervanlarına ilk ölümcül darbeyi vurdu. Demiryollarının yapımı için Emperyalist İngiltere, Almanya ve Fransa başı çekiyordu. Aynı zamanda bu emperyalist güçlere sırtlarını dayamış yabancı levanten aileler de demiryollarının yapımı için her türlü baskıyı ve desteği sağlıyorlardı. Emperyalistler ve levantenler, demiryolları sayesinde hem osmanlıyı borç içine sokuyor, hem de yukarıda saydığım tüm bu ürünleri ve daha da fazlasını Avrupa’ya daha rahat bir şekilde götürebiliyorlardı. Değişim sadece bununla (daha&helliip;)


Bugünün Likyası

Günümüzden tam 120 yıl önce, 1892 yılında bir grup Avusturyalı bilim adamı, batı ve güneybatı Anadolu’da harita ve kroki çizmek için Anadolu topraklarına ayak basarlar. Gezi, İzmir’den başlayıp, Antalya’da sona erecektir. Grubun içerisinde Avusturyalı genç istihkam subayı olan Ernst Krickl vardır. Ernst Krickl, bu uzun gezinin ilk günlerinden itibaren, kendi el yazısıyla almış olduğu notlarıyla birlikte gezinin fotoğraflı bir günlüğünü kaydeder. 1892 tarihi, fotoğraf için oldukça erken ve zor bir tarihtir. O yılların teknolojik şartlarında, böylesine zorlu bir gezinin fotoğraflı günlüğünü oluşturması gerçekten muhteşem. Ve böylece bizler, 1892’nin Likya’sını siyah beyaz karelerin içinden görme şansı yakaladık. Ernst Krickl’ın bu eşsiz albümü bugün büyük boyda, Suna ve İnan Kıraç Vakfı tarafından tekrar basılmıştır.
Genç İstihkam subayı geziye eşlik ederken bir yandan fotoğraf çeker ve her fotoğrafın altına da kendi elyazısıyla ilgili notlar alır. Gezi rotası nihayet Likya’ya vardığında, Ernst Krickl Likya’dan fazlasıyla etkilenir. Likya’nın görkemli yapıları, kaya mezarları, su kemerleri ve anıt yapıları karşısında büyülenir.

Fotoğraflardan anlıyoruz ki; tarihi ve arkeolojisi bir ingiliz tecavüzüne uğramış olsa da, o yılların Fethiye’si, Likya’sı yine de günümüzden güzel ve bakir. Heryerde olduğu gibi, son hızla değişimden nasibini almış. Tabii ki etkilenen en başta doğa olmuş. Ve doğayla birlikte değişen bizler olmuşuz. Yukarıdaki eşsiz fotoğraf 1892’nin Eşen Ovasına ait. Ernst Krickl’ın çektiği fotoğrafta ünlü Eşen çayı (Xanthos nehri) ve Eşen ovası gözlerimizin önünde. Nehir alabildiğine uzun ve bereketli. Xanthos vadisinin kalbine doğru kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Bir zamanlar üzerinden geçen Büyük (daha&helliip;)