ne biçim şeyler…

Posts tagged “eski anadolu

Anadolu’da Garip Ölümler 2 – Manisa’da 1333 Yılı…

mnBundan yaklaşık 680 yıl önce, Anadolu’dan, belki de insanlık tarihinin gördüğü en ilginç seyyahlardan birisi; İbni Battuta geçti. Aslında bunu daha da ilginç yapan şey; büyük seyyahın Anadolu’ya ayak bastığı zamandır. Anadolu toprağı adeta kaynamaktadır. Selçuklu yıkılmış ve ardında irili ufaklı Türk Beylikleri ta ki Ege Denizine kadar uzanmışlardır. İşte tam o zamanlar Anadolu’nun en renkli, en kumkumalı zamanlarıdır. İbni Battuta gibi büyük bir seyyah da olmasa, o dönemin Anadolu’suna kim ışık tutacak? İbni Battuta, geçip gittiği yollar gibi uçsuz bucaksız bir adamdır ve bu büyük seyyahın Anadolu’dan geçmesi üstüne bir de yazdığı seyahatnamesi bizler için büyük şanstır. Düşünüyorum ki; Orhan Bey’le bizzat yüzyüze görüşmüş, henüz üzerinde dumanı tütmekte olan Alanya tersanesini 1333’de görmüştür. Onun Anadolu’ya gelişi bile büyük bir macera ve bence başlı başına yazılması, irdelenmesi gereken bir konu. Şimdilik herşey bir yana, İbni Battuta, bugünkü Manisa topraklarına geldiğinde gördüğü garip ve ilginç bir manzaradan bahsediyor.

Seyahatnamenin “Mağnisiye Sultanı” başlıklı ilgili bölümü;

“Şehrin hükümdarı Sârûhân adında biridir. Buraya girdiğimizde onu birkaç ay evvel ölmüş oğlunun türbesinde bulduk. Bayram gecesi ile sabahını anne baba bu türbede geçirmişler. Çocuğun defini yıkanıp hazırlanmış, kalaylı, demir kaplı tahta bir tabut içine konmuş ve definden çıkan kokunun kaybolması için çatısı açık bir kubbeye asılmıştı. Bir süre sonra çatı örülecek, tabut yere indirilecek, üstüne de ölünün elbiseleri örtülecekti. Pek çok hükümdar için böyle yapıldığını daha önce görmüştüm ben…

Mağnîsiye beyini orada selâmladık. Bayram namazını birlikte kıldıktan sonra tekkeye döndük. Bu arada benim kölem atlarımızı sulamak üzere öteki yol arkadaşımızın kölesi ile beraber gitmiş, fakat gecikmişti. Akşam gelip çattı, onlardan bir iz yok! Burada Muslihiddîn diye iyi kalpli, fazıl bir hoca vardı. Ata bindik. Onunla beraber, hâlimi bildirmek üzere beyin huzuruna çıktık. Hükümdar, köleleri araştırmak için adamlarını gönderdi ama herkes bayram telaşındaydı, onları bulmak mümkün olmadı. Kaçaklar Mağnîsiye’den bir günlük mesafede deniz kıyısında kâfirlerin oturduğu Foça’ya firar etmişler! Bu şehir gayet sağlam bir surla çevrili olduğundan Mağnîsiye beyi onların her yıl gönderdikleri hediyeleri kabul etmekle yetiniyor. Ertesi gün öğleden sonra bir grup Türkmen hem atları, hem de köleleri tutup getirdi. Anlatılanlara göre firarîler, dün akşam Türkmenlerin (daha&helliip;)


1838 Yılında Madenşehri’ne Bakmak

madenFransız Arkeolog ve gezgin Marquis De Laborde, 1838 yılının sıcak bir yaz gecesinde, bugün Karaman’a bağlı Madenşehri’nde, yüksek bir tepenin ardındaki kamp yerinden aşşağıya, garip yıkıntılarla dolu Madenşehri ovasının ay ışığı altındaki büyülü görüntüsünü izliyordu. Bir Avrupalı gezgin için hiç de tekin olmayan bu garip coğrafyayı, Anadolu’yu, birlikte gezdiği ekibiyle, tam da Madenşehri’ne hakim bir tepeden izlemenin büyüsüne kapılmış olmalıydı. Kimbilir, Karaman ovasında yorgun geçen sıcak bir günün ardından, dolunay ışığının altında belki de o gece serin bir rüzgar esiyordu. Binlerce yıllık yıkılmış kiliselerin, kervansarayların uzak ovada ay ışığıyla parlayan yıkıntıları muhtemelen bu Avrupalı gezgine garip duygular yaşatmıştır. Yorgun ekip, günün ardından yaktıkları kamp ateşinin etrafında sohbete dalmışken, La Borde manzaranın ve atmosferin tadını çıkartıyordu. Dolunay altındaki bu garip manzara çizilmez miydi? Karaman garip yer. İçinden farklı uygarlıkların, belki de en eskilerinin geçip gittiği, her bir uygarlığın üzerinde kendine has izler bıraktığı bir yer. Çok eski keski taşlarının kiliselere, kiliselerin bazilikalara, bazilikaların Selçuklu hanlarına ve (daha&helliip;)


Kaş’ta Eski Türk Mezarlığı

antiphellos

Bugün hemen yanıbaşında irili ufaklı dükkanların ve kendisine has dar sokakların sarmaladığı ve neredeyse Kaş’ın sembolü sayılan, üzerindeki -Likya dilli- yazıtla ünlü kral lahdinin çevresinde bir zamanlar bir Türk mezarlığı varmış. 1847’ye ait bu eski çizime göre henüz etrafında hiçbir yerleşimin olmadığı Kaş, çok eski bir tarih olmasa da halen bakir ve dokunulmamış gibi görünüyor. Zaman değişiyor, uygarlıklar, kültürler, yollar değişiyor. Başkalaşımlar ve yok oluşlar yaşanıyor. İşte Anadolu böyle bir yer. İnançların, kültürlerin, uygarlıkların birbirlerine girdikleri, karıştıkları, yoğruldukları bir yer. Tüm bu dönencenin, girdabın içinde karışan, yoğrulan ve savrulan eski Türkler. Türklerin yeni yerleştikleri yerlerdeki eski uygarlıkların süregelmiş mezar yerlerini kullandıkları bilinen bir gerçek. Bu genelde mezar alanlarının günümüze kadar ulaşabildiği antik şehirlerin üzerine kurulan yerleşim yerlerinde sık görülen bir durum. Hatta bu eski mezarların, lahitlerin parçalarından yeni mezarlar inşa ettiklerini de biliyorum. Birçok eski Türk mezarlığında çok daha eskilerden gelen sütun veya buna benzer parçaların yeniden mezar taşı yapıldığına şahit olabiliriz. Anlaşılan o ki Kaş’ta da bir zamanlar böyleymiş. Eski Türkler mezarlarını süregelen tercihleri değiştirmeden, eski Likya sarkofaj ve lahitlerinin çevresine kurmuşlar. Ressam (daha&helliip;)


İpek Yolu, Anadolu’nun Eski Kervan Yolları ve İzmir Kervan Köprüsü – 1. Bölüm

a_1İzmir – eski kervan köprüsüne dair söylenecek çok şey var. Şimdilerde kendisi, üzerine atılmış siyah ve ziftli bir asfalt tabakasının altında yatıyor ve artık üzerinden zengin ticaret kervanları değil de belediye otobüsleri geçiyor olsa da, o bir zamanlar İzmir’in, belki de Anadolu’nun en nadide yapılarından birisiydi. Bu küçük kervan köprüsünü bu denli güzel ve eşsiz kılan şey mimarisi miydi? Veya boyutları mıydı? Kesinlikle hayır. Aslında oldukça mütevazi görünümlü fakat sağlamlığını çağlar boyu kanıtlamış bu köprüyü bu denli eşsiz yapan şey köprünün arkaplanıydı. Bir limanı önemli bir liman yapan şey o limanın hinterlandıdır. Yani aslında arkaplanı veya diğer bir deyişle beslenme alanıdır. Köprüler için de aynı şey geçerlidir. Yani aslında bir köprünün önemli bir köprü oluşu birbirine bağladığı yollarla da ilgilidir. Eski İzmir kervan köprüsü de bu açıdan eşsiz ve önemi kendi boyundan daha büyük bir köprüydü. Fakat zaman ilerledikçe sahip olduğu önem de sürekli olarak değişti. Tabii ki uygarlıklarla birlikte ticaret de değişecek, tarih değişecek, mimari değişecek ve hatta coğrafya değişecek. Köprüler de değişecek, birbirlerine bağladığı yollar da.

İzmir kervan köprüsünün tarihin en eski köprüsü olduğundan bahseden yazılar, araştırmalar ve buna benzer şeyler var. Ben bunların ciddi, bilimsel ve gerçek sonuçlar olduklarını düşünmüyorum. Bunlar kesinlikle popüler ve coğrafyaya yönelik dikkat çekici şeyler. Pek tabii ki tarihte İzmir kervan köprüsünden daha eski köprüler olması kesinlikle muhtemeldir. Fakat bu yine de onun önemini biraz olsun değiştirmeyecektir. Ne olursa olsun kesinlikle çok eski bir köprü olduğu ve çok sayıda uygarlık tarafından kullanıldığı, onarıldığı bir gerçektir. Aslında Roma dönemi MÖ. 28’e tarihlenen bu köprü büyük olasılıkla çok daha eskilerde de mevcuttu, çünkü konumu dolayısıyla her çağda önemli ve stratejik bir yerdeydi. Özellikle ticari açıdan bakıldığında Antik çağdan bu yana kullanılan ve her dönem önemli bir liman olan İzmir limanının çıkış noktası olması sebebiyle tarihinin daha eskilere gittiği kolaylıkla tahmin edilebilir.

ikk2İşte böyle bir durumda tarihin erken zamanlarından 1800’lü yılların sonlarına ve hatta 1900’lü yılların başlarına kadar Asya’nın ve Anadolu’nun iç kesimlerinden İzmir’e gelen her deve kervanının mecburen üzerinden geçtiği bir köprüydü. Bir köprü için böylesine bir zaman aralığını kapsamak kolay değildir. Şimdilerde canlandırmak zor olsa da, İpek Yolu’nun önemli bir ticaret yolu olduğu zamanlarda Tebriz’den, Buhara’dan, Semerkand ve daha nice Asya ticaret şehirlerinden, hatta ve hatta Çin’den dahi İzmir limanına gelen kervanlar, işte bu köprüden geçip mallarını İzmir limanına bırakıyorlardı. İzmir her açıdan önemliydi. İzmir demek ticaret demekti. Birçok ticaret kervanı için yol İzmir’de bitmiyordu fakat mallarını buradan deniz yoluyla karşı kıyılara, İstanbul’a ve Avrupa’ya taşıyorlardı. Birçok batılı tüccar Asya’dan gelen eşsiz ticaret mallarını İzmir’den alıp Avrupa’ya götürüyordu. Bu gelenekselleşmiş ve kemikleşmiş ticaret ağı Hititler’den, Asurlar’dan, Urartular’dan beri devam den bir ağdı. Bu anlamda Hititler’in, Luviler’in Apasa’sı, Yunan ticaret kolonilerinin Efesus’u ve şimdiki zamanın Efes’i o dönemler ticaretin dünyadaki en parlak noktalarından biriydi. Batı Anadolu, insan uygarlığının bu topraklardaki en erken zamanlarında dahil çömlek ticaretinin merkeziydi. İşte İzmir kervan köprüsü o zamanlar inşa edilmemiş olsa dahi, böylesine eski bir ticaret – taşıma geleneğinin ürünüydü.

İşte bu köprünün kökeni aslında Antik çağ öncesi doğal geçitlere, Antik Çağa, Roma, Bizans ve özellikle birinci dönem Anadolu Beylikleri döneminin eski Anadolu yol ağlarına ve tabii ki İpek yoluna bağlanıyordu. Sadece bu kadar mı? Kesinlikle hayır. Çünkü bahsettiğim tüm bu dönemlerde kullanılan bazı yol ağları -özellikle eski Anadolu kervan yollarının bazıları- artık zamanla önemini yitirmiş ve yitip gitmişlerdir. Fakat bu yollar günümüzde halen bir şekilde yaşamaya devam eden, belki de patikalaşmış, toprak altında kalmış, bazılarıysa tamamen silinmiş ve üzerlerine yeni yerleşim yerleri -ve hatta yollar- inşa edilmiş yollardır. Şanslıyız ki, bu eski kervan yollarından bazıları halen yer yer günümüze kadar yaşamayı başarmış durumdadır. Benim bu çok eski ve kökleri antik çağa giden kervan yollarına dair bildiklerimden ve gördüklerimden bir tanesi halen yaşamaya çalışan eski Çine kervan yoludur. Öyle ki; bu yolun üzerinden sadece ticaret kervanları değil; nice ordular, gezginler ve hatta insanlık tarihinin en büyük gezgini Tancalı İbni Battuta geçmiştir. İşte bu küçük yollar aslında bu derece önemli ve büyük tarihi değer taşıyan yapılardır. Aslında bu yollar halen yaşamaya devam eden birer tarihi miras – tarihi eserdir. Bu eski yollar sadece mekanda değil, aslında zamanda da insanı taşıyan yollardır.a2Aslında bu kadarıyla değil. İzmir, adeta bir tarihi köprü cennetidir. Özellikle Bergama, Ödemiş, Tire ve Selçuk, kervan köprüleri açısından zengin yerlerdir ki sadece Bergama’da halen yaşayan 5’ten fazla kervan köprüsü vardır. Buna rağmen bugün Kemer’de bulunan ve konumuzun merkezindeki eski İzmir kervan köprüsünü bu denli önemli yapan şey nedir? Kervan köprüsünün bu derece önemli ve tarih boyunca bilinir olmasının en büyük sebebi tam olarak konumu ve köprünün çevresinde oluşan renkli hayat manzaralarıydı. Köprü, Denizli ve Efes’ten sonra İpek Yolunun Batı Anadolu’daki bilinen son noktasıydı ve İzmir’e gelen her kervan için artık uzun ve yorucu yolların bittiğinin habercisiydi. İzmir kervan köprüsü demek uzun yolun sonu demekti. Bu köprüye kadar sağ salim varabilen kervanlar köprü girişinde belirli bir ücret ödeyerek şehre giriyorlar ve bu ücret karşılığında develer istedikleri yerde konaklayabiliyorlardı. Köprü ve çevresinin bu derece önemli olmasının bir diğer sebebi ise şehre girecek olan veya şehirden çıkacak olan kervancıların biraraya gelerek toplandığı bir mekan olmasıydı. Bu, kervancılar için çok önemliydi çünkü bu sayede kervanlar geçecekleri yollar ve gidecekleri yerlerle ilgili birbirlerinden bilgi alıyorlardı. Özellikle kervanlar açısından sorunlu bölgelerle ilgili yeni ve güncel bilgileri burada birbirleriyle paylaşarak, çeşitli dostluklar kuruyorlardı. İşte bu sebepten dolayı köprü ve çevresi her dönem rengarenk ve canlı görüntülere sahne oluyordu. Yorgunluklarını atmak isteyen sayısız kervan ve yüzlerce deve, köprü çevresinde yayılıyor, farklı yerlerden gelen yüzlerce kervancı köprü çevresindeki irili ufaklı kahvehanelerde kahve içip, tütün tüttürüyorlardı. Köprü çevresindeki bu hareketli yaşama yönelik birçok seyyar satıcı, kervancılara ve köprü çevresinde yayılıp yeşeren bu renkli hayata bambaşka bir boyut katıyorlardı. Sadece yiyecek ve içecek değil, anlaşılan o ki, dervişler ve çalgıcılar dahil köprü çevresindeki bu yaşamın birer (daha&helliip;)


1847’de Bergama’da Bir Han

berhanBu gravürü, 1847 yılında Batı Anadolu’da incelemelerde bulunmuş Fransız Arkeolog ve gezgin Choiseul Gouffier’a ait seyahatnamenin ikinci cildinde buldum. Gravür, Bergama’da eski bir hanın bahçesini gözlerimizin önüne getiriyor. Gravürün yer aldığı bu seyahatnamenin ikinci cildi İzmir, Bergama, ve Çanakkale bölümü ile tamamlanıyor. Gezgin, rotası üzerindeki Bergama’da konaklamış ve eski Anadolu’nun en güzel yapıları olan hanlardan ve sahip oldukları atmosferden oldukça etkilenmiş olacak ki; Bergama’daki bu hanı oldukça detaylı bir şekilde resmetmiş. Çizim dikkatli incelendiğinde yüksek ayrıntıya sahip müthiş detaylar farkediliyor. Neredeyse çizimdeki her figür ve nesne en küçük ayrıntılarına varana dek resmedilmiş. Seyahatnamenin diğer çizimlerine baktığımda gezginin aynı detaycı bakışı yansıtmadığını gördüm. Sanırım gezgin, hanın bahçesindeki hareketli ve renkli yaşantıdan oldukça etkilenmiş olacak ki; gördüğü her detayı çizimine yansıtmak için özel bir çaba sarfetmiş. Muhtemelen gözlerinin önündeki bu eşsiz, renkli eski Anadolu manzarasını bir daha unutmamak adına her ayrıntıyı büyük bir ustalıkla kağıda işlemiş. detayAnadolu Selçukluları’ndan bu yana hemen hemen Anadolu’nun her yerinde inşa edilmiş ve her dönem yenilenerek, kullanılmaya devam edilmiş bu hanlar, herşeyiyle birlikte İpek Yolu’nun Selçuklular ile birlikte Anadolu’da son bulan yegane duraklarıydı. Sadece İpek Yolu mu? Tabii ki değil, İpek Yolu’nun Anadolu üzerinde yayılmış irili ufaklı tüm damarları aynı zamanda Antik Çağ’ın da çok çok eski zamanlarından bu yana kullanılan ticaret yollarıyla da paralel ilerlemekteydi. Eski Anadolu kervansarayları ve hanları, İpek Yolu’nun zamanla önemini yitirip, dokusunu büyük oranda kaybetmesine rağmen, Anadolu’da halen yaşamaya devam eden son (daha&helliip;)


1847’de Fethiye’ye Bakmak

fethy1847 yılının güzel bir bahar gününde bugünün Fethiye’si ama o zamanların ismiyle Makri’sinin yemyeşil yamaçlarında, genç bir İngiliz ressam gözlerini kısmış hayranlıkla karşısında serilip giden eşsiz manzaraya bakıyordu. Sol tarafında mavinin en güzel tonlarıyla Makri körfezi serilip giderken, karşı ufukta Toroslar’ın ilk yükseltisi Akdağlar ve ortada Mendos’un karlı zirvesi yükseliyordu. Eminim şimdilerde bile en güzel baharların yaşandığı Makri, 1847 baharında İngiliz ressamın gözlerine rengarenk bir şölen yaşatıyordu. Baharın ilk sıcaklığıyla birlikte eriyen karların beslediği Eşen çayında alabalıklar, uçuşan yusufçukları avlarken bir yandan da ortalık Makri’ye yeni yeni gelen kırlangıçlarla dolmaya başlıyordu. Şaşırtıcıdır; o zamanlar her nasıl ki Anadolu’nun bu köşesine bir İngiliz ressamın ayakları bastıysa, ressam için de şaşırtıcı olan daha önce hiç görmediği böylesine etkileyici bir manzara ve bu manzaranın önündeki garip insanlardı. Uzakta Makri’nin ortasından eski Levissi’ye doğru ilerleyen tozlu ve geniş patikada yürüyen bir deve kervanı kim bilir nereden nereye ne taşıyordu? Uzakta kaya mezarları, antik Likya tiyatrosu ve hatta körfezin sazlıkları içindeki mezarlar Makri’yi ressamın gözünde o anlık da olsa dünyanın en güzel yerlerinden birisi haline getiriyordu.


1838 – İzmir Pınarbaşı ve Eski Türk Kültüründe Çınar Ağaçları

pinarbasi

Altından tertemiz bir derenin geçip gittiği dev çınarların serin gölgesinde yaptığımız o unutulmaz piknikleri hatırlıyorum. Henüz ilkokul çağındayken her bahar yaptığımız geleneksel okul pikniklerinin vazgeçilmez yeriydi Pınarbaşı. Pek bilinmez veya belki de çoktan unutulmuştur ama uzak değil, henüz 1987 yılında o dev çınar ağaçlarının altından geçen küçük derenin içine oturmuş piknik yaparken, derenin içinden yukarıya doğru yüzen balıkları hatırlıyorum. Tertemiz, dibinde beyaz dere taşlarıyla kaplı o buz gibi derenin pırıl pırıl görüntüsü halen aklımda. Sonraları biraz haylazlık edip okulu ektiğimiz zamanlarda da bazen Pınarbaşı’na giderdik. Tabii ki İzmir’den uzak kaldıkça Pınarbaşı’ndan da uzak kaldım. Şimdilerde ne kadar köklü değişimlere uğramış olsa da Pınarbaşı’nın yeri gözümde her zaman başkadır. Adı üzerinde “Pınarbaşı”. Ve pınarları çepeçevre sarmış dev çınar ağaçları. Düşünüyorum da, insanları tertemiz bir pınardan ve hemen yanıbaşındaki dev çınar ağaçlarından daha fazla mutlu edebilecek ne olabilir ki?

Çınarlar eski Türk kültüründe önemli ağaçlardır. Eski Türkler ağaçları her zaman sevmişler, onlara büyük saygı göstermişlerdir. Fakat nedense çınarları daha başka bir yere koymuşlardır. Aslında bunun sebebi çınarın kendisidir. Çınarlar da bizler gibi pınarları, pınar başlarını ve Anadolu’yu severler. En büyük boylara hep pınar başlarında erişirler. Anadolu’ya bakın, neredeyse her akarsu gözünde dev çınarlar vardır. Ve en yaşlı, en ulu çınarları hep akarsu gözlerinde görürsünüz. Türkler Anadolu’ya geldikten sonra neredeyse gittikleri her yere bu ulu ağaçları da dikmişlerdir. Eski Türkler ağaçların en yaşlısına, en ulusuna uzak geçmişlerinden duydukları o büyük saygıyı bir nebze olsun korumayı başarmışlardır. Asya Türklerinin hayat ağacı inancını Anadolu’da çınarlarla bütünleştirdiler. İşte bu sebeple, eski Türk kültürü demek çınar demektir. Anadolu’da çok yerde karşımıza çıkan ve birçoğu anıt ağaç statüsündeki işte bu ağaçlar, eski Türk kültürünün dev anıtlarıdırlar. 1000 yıllık çınar ağaçlarımız bizim ölümsüz, bilge ve ulu dedelerimizdir. Ve bizler kristal kadar parlak pınar başlarında, dev çınarların kanatları altındayken kendimizi garip bir huzurun, mutluluğun ve güvenin içinde buluyoruz. Belki de genetik bir mirastır, (daha&helliip;)


Laborde ve İzmir Kervan Köprüsü – 1838

lab

İzmir kervan köprüsüne eskilere ait gravürlerde rastlamayalı çok uzun zaman oluyordu. Neyse ki bilinmeyen İzmir’in en ünlü ve önemli yapıtlarından birisi olan eski İzmir kervan köprüsü bugün daha önce hiç görmediğim rastlamadığım bir gravürüyle karşıma tekrardan çıkıverdi. Marquis de Laborde’a ait önemli ve eski bir seyahatnamenin ilk sayfalarında kendi çizimiyle İzmir Kervan Köprüsü. Laborde, 1838 yılında başlayan Anadolu gezisine İzmir’den başlamış. İzmir’e bir Fransız tüccar gemisiyle ulaşan Laborde’un, Anadolu’ya ait ilk çizimi İzmir Kervan Köprüsü’ne ait. Aslında Anadolu’dan geçen her seyyah ve arkeolog özellikle bu köprüyü konu edinen birer çizim yapıp köprünün bir resmini seyahatnamelerine eklemişler. Bu da bu kervan köprüsünün zamanında ne kadar önemli bir yapı olduğunun bir kanıtı. Aslında görünen o ki; üzerinden belirli bir vergi veya ücret ile geçilen bu eski köprü, Anadolu’nun İzmir’den açılan ilk giriş kapısıdır. Üzerinden geçen her yük kervanı için belirli bir geçiş ücreti olan köprü özellikle gezilerine İzmir’den başlayan seyyahların hiçbir zaman atlamadıkları ve özellikle anlattıkları bir detaydır.

Fransız asıllı bir arkeolog olan Laborde, anlaşılan köprüden 1838 yılında geçen bir seyyahtır. Laborde, henüz 20’li yaşlarındayken babasının doğu gezilerine eşlik etmiş ve gezdikleri yerlere ait önemli anıtları resmetmiştir. Bunun yanında çizimleri bir arkeoloğa göre oldukça güzel ve detaylı betimlemeler içerir. Bu anlam da hemen hemen tüm çizimleri birer belge niteliğindedir ve zamanının Anadolu’suna ait güzel görsellerdir. Laborde’un yukarıdaki çizimi ilginç bir detaya sahip. Muhtemelen bir Hanımağa veya önemli bir kişi olduğu anlaşılan misafir, önde ve arkada kendisine eşlik eden muhafız veya korumalar eşliğinde, bir tahterevan içerisinde akarsu üzerinden geçirilmekte.


İzmir Ödemiş Yolunda Bir Otobüs ve Heterodoks İslam

otobus

Torbalı ovasının içinde, eski Tire – Ödemiş yolunun ortasında ilerleyen eski bir Mercedes 302’nin en arkasında tek başıma oturmuş otobüsün içindeki garip havayı soluyordum. Oniki Onüç yaşlarındaydım. Ön sıralarda Menekşe teyzemle yanyana oturmuş annemin arada bir beyaz örtülü eski koltuk başlarının ardından dönüp dönüp bana baktığını hatırlıyorum. Hemen yanındaki ikili koltukta da babaannem vardı. Yanımdaki boş koltukların birinde bir veya iki çocuk daha vardı, tam hatırlamıyorum. Sıcak ovanın ortasında, yer yer yeşilliklerin, kurumuş otların, irili ufaklı ağaçların, dev çınarların, eski köylerin, kasabaların, irili ufaklı tepelerin arasından giden bu otobüsün içinde kendisi gibi garip ama bana göre anlatması çok ama çok zor bir atmosfer vardı. Cızırtılı hoparlörlerde “sordum sarı çiçeğe” ilahisi çalarken, başlarını büyük bir sakinlikle, bir sağa bir sola sallayan, herbiri beyaz tülbentlerle hafifçe sarılı onlarca kadını, otobüs koltuklarının tepesinden izliyor, bir yandan da otobüs camının ardındaki İzmir köylerine bakıyordum.

Henüz çok erken bir saatte, yanıp yanıp sönen binlerce yıldızın altında yola çıkmış bu eski otobüsün bagajları, genç yaşlı, onlarca kadının bir, belki de iki gün öncesinden hazırladıkları, sarıp sarmaladıkları, tencerelerle, tavalar, kilimler ve halılarla, binbir çeşit yiyecek ve içecekle doluydu. Otobüs ince uzun dağ yollarında, toprak ve taş döşeli eski köy yollarından geçiyordu. Herşey bir yana otobüs bir yanaydı. Benim için öyleydi. Otobüsün arka koltuğunda hepbir ağızdan şarkılar, türküler ve ilahiler söyleyen beyaz tülbentli kadın seslerinin arasında huzura boğulduğumu hatırlıyorum. Sıcaktan erimiş, yer yer delik deşik olmuş eski asfalt yolda ilerleyen otobüsün siyah egsozundan tüm ovaya sanki huzur yayılıyordu. Gidiyorduk ama hiç bitmemecesine uzun, yavaş ve bir o kadar da huzurluydu. Eminim hiç kimse o yolun, o yolculuğun bitmesini, o yolun bir yerlerde son bulmasını istemiyordu. İstemiyorduk. Otobüs, cızırtılı hoparlörlerinden yayılan ilahiler, şarkılar, türküler ve hep bir ağızdan yayılan genç yaşlı kadın sesleri eşliğinde Ödemiş yönünde ilerliyordu. Ve en arka koltuğunda, cam kenarında ben, irili ufaklı yemyeşil tepelerin ardında sökmek üzere olan şafağı (daha&helliip;)


Rubellin Pere ve İzmirli Yörükler

yorukler1840’lı yıllarda Osmanlı İmparatorluğunun İngiltere’ye verdiği ticari ayrıcalıkların ardından çeşitli amaçlar doğrultusunda bölgeye akın eden Avrupalı yabancılar, Efes’i oldukça önemli bir gezi noktası haline getirdiler. Öyle ki; Efes ve çevresi o yıllarda birçok  Avrupalı gezgin için neredeyse vazgeçilmez bir hale geldi. Oryantalizmin de o yıllarda özellikle İngiltere’deki popülerliği, maceraperest birçok Avrupalı gezgini Efes’e çekmeye başladı. Tabii ki Efes’i ve Batı Anadolu’yu gezen tüm gezginler ülkelerine döndüklerinde gezdiklere yerleri anımsatan hatıralar götürmek istiyorlardı.  İşte tam da bu arada fotoğraf makinasının Avrupalı gezginlerce bölgeye gelmesi Avrupa’ya birçok Anadolu fotoğrafının gitmesine de sebep oldu. Sadece gezginler değil, o yıllarda İzmir’de görev yapan birçok Avrupalı insan fotoğraf makinası sahibiydi. İşte bu gezgin – fotoğrafçılardan birisi de Fransız Rubellin Pere’ydi. Rubellin Pere, 1870’li yıllarda İzmir’de yaşayan bir fotoğrafçıydı. Geçimini İzmir’de fotoğraf çekerek sağlayan Pere, bu anlamda hem Avrupalı oryantalistlerin ihtiyaçlarını karşılıyor hem de birçok kartpostal firmasına içerik sağlıyordu. Aynı zamanda İzmir’de Frenk sokağında bir de fotoğraf stüdyosu bulunan Pere, varlıklı ailelerin de fotoğraflarını çekiyordu. Rubellin o zamanlar küçük stüdyosunda çektiği fotoğraflarının paspartularında “Photographie Parisienne” başlığını kullanıyordu. Ve Rubellin uzun seneler boyunca aynı stüdyoda birçok fotoğraf çekti ve çektiği tüm bu fotoğraflar kartpostal haline getirilerek dünyanın birçok yerine dağıldı. Fakat Rubellin, Efes kazılarının başlamasıyla birlikte büyük boylarda manzara resimleri çekmeye başladı. Bu fotoğrafların birçoğu o günlerin Anadolu’sunun belgeleri olma niteliği taşır ve Rubellin’in çektiği bu manzara fotoğraflarına dair güzel bir de alışkanlığı vardı. Rubellin çektiği her fotoğrafın paspartusuna o fotoğrafla ilgili küçük bir bilgi notu da ekliyordu. Böylece birçok fotoğrafın nerede ve ne zaman çekildiği bilinmektedir. Bu anlamda 1870-80 yıllarına ait birçok Anadolu ve özellikle İzmir fotoğrafını Rubellin’e borçluyuz. Her fotoğrafı geçmişe açılan bir pencere olan Rubellin, bazen çektiği fotoğraflarda objektif karşısına da geçiyordu. İşte muhtemelen Selçuk civarlarında çekmiş olduğu bu fotoğrafta en sağda ayakta duran kişi Rubellin’in kendisidir. Daha sonra kartpostal haline dönüştürülüp birçok Avrupalı tarafından ülkelerine gönderilen bu kartpostalın elle renklendirilmiş bir versiyonu ise aşağıdadır. Rubellin o zamanların fotoğraf teknolojisi sebebiyle hareketli cisimlerin fotoğraflarını çekemiyordu ve bu sebeple (daha&helliip;)