ne biçim şeyler…

En Son

Benden

bod2

Reklamlar

Benden

neh

Belki…

roboticBelki günün birinde, uzak gelecekte bizlere dair hiçbir şey kalmayacak. İnsanlar gelecekte isyanlarını, savaşlarını dahi internette yapacaklar. Ve sonra birgün, yok olup gittikten milyonlarca yıl sonra, çok uzaklarda bir zaman, birileri veya bir şeyler, bizlere dair belli belirsiz birtakım bilgiler bulacak. Belki bir bilgisayar, bir disk, bir ağ bulacaklar. Yeni bir dil bulduk diyecekler buna. Fosil diyecekler bunlara, dijital fosiller, veri fosilleri. Çok eski bir uygarlık, çok eski diyecekler. Bilgiyi kazacaklar. Fotoğraflarımızı bulacaklar, birbirinin içine girmiş, belli belirsiz müziklerimizi, yazdıklarımızı, çizdiklerimizi. Verilerimiz kazılacak, daha da derine, daha da derine inecekler. Okuyabildikleri de olacak, Bu sayfanın tamamını okuyun »

1838 Karaman – Madenşehri – 2

mad21838 yılı Karaman Madenşehri gravürleri ilginç. Bu 2 gravürü de eklemeden geçmek istemiyorum. Eski Anadolu’nun en garip, en hüzünlü tarafıdır bu gravürler. Zamanın yok ediciliğinin, tarihi aşınmanın en güzel belgeleridir. Savaşların, depremlerin, fırtınaların, değişen iklimlerin, değişen uygarlıkların, kültürlerin, değişen dillerin, değişen insanın resimleridir Bu sayfanın tamamını okuyun »

1838 Yılında Madenşehri’ne Bakmak

madenFransız Arkeolog ve gezgin Marquis De Laborde, 1838 yılının sıcak bir yaz gecesinde, bugün Karaman’a bağlı Madenşehri’nde, yüksek bir tepenin ardındaki kamp yerinden aşşağıya, garip yıkıntılarla dolu Madenşehri ovasının ay ışığı altındaki büyülü görüntüsünü izliyordu. Bir Avrupalı gezgin için hiç de tekin olmayan bu garip coğrafyayı, Anadolu’yu, birlikte gezdiği ekibiyle, tam da Madenşehri’ne hakim bir tepeden izlemenin büyüsüne kapılmış olmalıydı. Kimbilir, Karaman ovasında yorgun geçen sıcak bir günün ardından, dolunay ışığının altında belki de o gece serin bir rüzgar esiyordu. Binlerce yıllık yıkılmış kiliselerin, kervansarayların uzak ovada ay ışığıyla parlayan yıkıntıları muhtemelen bu Avrupalı gezgine garip duygular yaşatmıştır. Yorgun ekip, günün ardından yaktıkları kamp ateşinin etrafında sohbete dalmışken, La Borde manzaranın ve atmosferin tadını çıkartıyordu. Dolunay altındaki bu garip manzara çizilmez miydi? Karaman garip yer. İçinden farklı uygarlıkların, belki de en eskilerinin geçip gittiği, her bir uygarlığın üzerinde kendine has izler bıraktığı bir yer. Çok eski keski taşlarının kiliselere, kiliselerin bazilikalara, bazilikaların Selçuklu hanlarına ve Bu sayfanın tamamını okuyun »

Benden

neh

Likya’da Ahşap Türk Mezarları

fm

Türkler, ağaç ve tahtaların kötü güçleri içlerinde hapsettiklerine ve kötü ruhların tahtadan uzak durduklarına inanırlardı. İşte bu yüzden Türkler, bir zamanlar içinde yaşadıkları çadırların eşiklerini her zaman tahtadan yaparlardı. Böylece kötü ruhların çadırların içlerine giremeyeceklerini ve eşikte hapsolacaklarına inanırlardı. Sadece çadırların eşiklerinde değil, çadırların orta direkleri de çadırı kötülüklerden koruyan en önemli parçaydı. Türkler korktukları ve istemedikleri durumlarda çadırların ortalarına dikili orta direğe vururlardı. Bu sebeple çadırların orta direkleri önemliydi. Çünkü ağacın içindeki kötü ruhların böylece çadırdan kaçıp gideceklerine inanırlardı. Bizlerin bugün kötü bir durum karşısında “şeytan kulağına kurşun” diyerek tahtaya vurması, bu inancın halen devam eden halidir. Bugün Fethiye ve çevresinde küçük bebeklere nazar değmemesi, hastalık gelmemesi için elbiselerinin bir yerine veya beşiklerine küçük çıtlık ağacı parçaları takılır. Çocuklar ve bebekler için kullanılan bu küçük çıtlık ağaçları Fethiye’deki pazar yerlerinde halen satılmaktadır. Diğer yandan eşik inancı da bugün halen bazı yörelerde farklı şekillerle yaşamaya devam etmektedir. Büyüklerimiz evlerin eşiklerine sol ayakla basmamamızı söylerler. Bazı yerlerde de eşiğe basmadan eve girmek gibi inançlar halen devam ettiriliyor.

Daha önce de Likya’dan 1-2 tane eski ve bilinenden farklı mezar taşları paylaşmıştım. Farklı mezar gelenekleri, kültürleri birbirlerinden ayıran önemli bir faktör. İşte bizlerde de durum böyle. Bazılarımız Asya’dan getirdikleri birçok gömü geleneğini yitirdi. Bazılarımızsa farklı sebeplerden dolayı bazı geleneklerini biraz da olsa korumayı, yaşatmayı başarabildi. Zaman değişti, tabii ki Türkler de değişti. Zaman hızla esen bir rüzgar gibi birçok şeyi alıp götürdü. Geleneklerimizin birçoğu aşınmaya yüz tuttu. Fakat Fethiye garip yer. İşte bu eski geleneklerin, kültürlerin, küçük ve ince detayların bazılarının günümüze kadar saklanarak, korunarak gelmeyi başarabildiği bir yer. Kültürlerin, eski Türk kültürlerinin ince detaylarının biranda karşınıza çıkabildiği, sizi şaşırtabildiği bir yer. Kurganlardan, dilek ağaçlarından, şaman ve kamlardan küçük parçacıkların halen yüzünüze çarpabildiği küçük köşeler var. Fethiye’de uzak köşelerde halen yaşayan, yaşamaya çalışan üzeri çaput bağlı tahta mezarlar var. Bu farklı ve geçmişten gelen görenekler hemen yanıbaşlarındaki dev ağaçların altında, yorgun, değişmiş ama halen direnircesine yaşamaya çalışıyorlar. Geçtiğimiz yıllarda onları ziyaret ettiğimde çok daha fazlaydı. Bunlar yükseklikleri bir insan boyu, katran ağacı mezarlar. Şimdilerde kimler neden zarar vermişler Bu sayfanın tamamını okuyun »

Kaş’ta Eski Türk Mezarlığı

antiphellos

Bugün hemen yanıbaşında irili ufaklı dükkanların ve kendisine has dar sokakların sarmaladığı ve neredeyse Kaş’ın sembolü sayılan, üzerindeki -Likya dilli- yazıtla ünlü kral lahdinin çevresinde bir zamanlar bir Türk mezarlığı varmış. 1847’ye ait bu eski çizime göre henüz etrafında hiçbir yerleşimin olmadığı Kaş, çok eski bir tarih olmasa da halen bakir ve dokunulmamış gibi görünüyor. Zaman değişiyor, uygarlıklar, kültürler, yollar değişiyor. Başkalaşımlar ve yok oluşlar yaşanıyor. İşte Anadolu böyle bir yer. İnançların, kültürlerin, uygarlıkların birbirlerine girdikleri, karıştıkları, yoğruldukları bir yer. Tüm bu dönencenin, girdabın içinde karışan, yoğrulan ve savrulan eski Türkler. Türklerin yeni yerleştikleri yerlerdeki eski uygarlıkların süregelmiş mezar yerlerini kullandıkları bilinen bir gerçek. Bu genelde mezar alanlarının günümüze kadar ulaşabildiği antik şehirlerin üzerine kurulan yerleşim yerlerinde sık görülen bir durum. Hatta bu eski mezarların, lahitlerin parçalarından yeni mezarlar inşa ettiklerini de biliyorum. Birçok eski Türk mezarlığında çok daha eskilerden gelen sütun veya buna benzer parçaların yeniden mezar taşı yapıldığına şahit olabiliriz. Anlaşılan o ki Kaş’ta da bir zamanlar böyleymiş. Eski Türkler mezarlarını süregelen tercihleri değiştirmeden, eski Likya sarkofaj ve lahitlerinin çevresine kurmuşlar. Ressam Bu sayfanın tamamını okuyun »

Elmalı – 1847

almalii

1847’de içinde yükselen kavak, servi ve çam ağaçlarıyla sırtını dayadığı Beydağları ve tam da ortasından geçen eski antik kervan yoluyla küçük bir Anadolu köyü olan Elmalı İngiliz ressam Scharf’ı derinden etkilemiş olmalıdır. İşte yukarıda George Scharf tarafından çizilmiş bir Elmalı gravürü. Fellows’un ikinci Likya yolculuğuna katılan George Scharf, Fellows ile birlikte 1847 yılında Likya’nın Kuzey sınırlarına doğru ilerlerken yolları Elmalı’dan da geçti. Öyle ki; genel olarak çizimlerinde yerleşim yerlerine çok fazla yer vermeyen Scharf, ilginç bir şekilde Elmalı’ya da çizim defterinde bir sayfa ayırmış. Benim bildiğim bir diğer çizimi de sadece Fethiye’ye ait. Bunlardan hariç, başka bir yerleşim yeri, köy veya kasabaya dair hiçbir çizimini bilmiyorum. Zaten çizimin başlığı da “view of village near Patara”. Patara’ya yakın bir köy olarak belirtilmiş. Hemen çizimin sağ alt köşesindeki ibare de olmasa neresi olduğunu neredeyse bilmek imkansız. Elmalı, tarihin her döneminde önemli bir yerleşim yeri oldu. Özellikle Likya’nın Kuzey’deki çıkış kapısı ve Likya’yı iç kısımlara bağlayan en önemli kavşakların bir tanesi Elmalı’da bulunuyordu. Bölgede bulunduğu konum dolayısıyla her dönem önemini korumuş olmalı. Antiphellos, Myra, Patara gibi önemli şehirlerin iç kısımlarına giden yollar Elmalı’dan geçiyordu. İşte bu yol, Scharf’ın çiziminde de net olarak görünüyor. Hatta o dönemde (1800-1900) bile bir kervan yolu olma niteliğini taşıdığını çizimdeki deveden ve yol kenarında yüklerini indirip dinlenen kervancılardan anlayabiliyoruz. O zamanlarda bu antik yol ve bu yoldan ilerleyen kervanlar, üstelik hemen yanıbaşlarındaki bu küçük ve şirin Anadolu kasabası içinde yükselen kavak ağaçlarıyla  Bu sayfanın tamamını okuyun »

Uşak – Karun Hazinesi Türkiye’den Nasıl Kaçırıldı

bt

1965 yılının sıcak bir Mayıs gününde 5 kişiden oluşan bir grup köylü hazine avcısı, Uşak’ın Güre kasabasına bağlı bir mevkide, öğlen saat 2’den beri önceden gözlerine kestirdikleri bir tümülüsün mezar odasını bulmak için kazıyorlardı. Yaklaşık dört saatten bu yana kesintisiz kazıyorlar fakat hiçbir şeye ulaşamıyorlardı. Nöbetleşe devam ettirdikleri kazıda toprağa vurdukları her kazma darbesinde zengin olmanın hayallerini kuruyorlar, tedirginlik ve heyecanla karışık duygularla yine de kazmaya devam ediyorlardı. Yıllardan beri duydukları sayısız zenginlik ve define hikayeleriyle iştahları iyice kabarmış bu hazine avcıları, iki haftadan beri yapacakları bu kazının planını yapmış, aralarında kimin nereyi, nasıl kazacağından, kimlerin sırayla nöbet tutacağına kadar herşeyi hesaplamışlardı. En küçük bir kıpırtıda heyecanlanan, tedirgin olan kazıcıların bir gözleri sürekli kazmalarındayken bir gözleri de etrafı gözetleyen arkadaşlarındaydı. Tümülüsün gövdesine inen sayısız kazma ve kürek darbesiyle birlikte hava da kararmaya yüz tutmuş, umutları da alınlarından akan terlere karışmaya başlamışken, kazmanın ucundan gelen o sert vuruş sesiyle hepsi birden irkildiler. Acaba bir taş parçası mı diye düşünürlerken kazmayı vurdukları taşın altındaki irili ufaklı diğer taşları da görmeleriyle bir gariplik olduğunu, bir şeye doğru yaklaştıklarını anladılar. Artık kazma ve kürekten çok önlerine çıkan irili ufaklı taş parçalarını elleriyle sağa sola yığıyorlardı. Büyük bir heyecanla, yaklaşık bir saat daha kazmaya devam ettiler ki sonunda, bundan 2500 yıl önce bir mezar ustasının keskisiyle yontup, onlarca kölenin zımparalayarak bir mermer kadar pürüzsüzleştirdiği mezar odası duvarına dokunabildiler. İşte, yaklaşık 2500 yıl sonra Lidyalı bir taş ustasının parmaklarıyla, Uşaklı bir hazine avcısı köylünün parmakları, bu tümülüsün içindeki mezar odasının pürüzsüz sarı duvarlarında birbirlerine dokunmuş oldu. Her ikisinin de amaçları farklı olsa da, sonunda Lidyalılar’ın insan uygarlığına kattıkları bir değer; yani “para” vardı. Burada bitmedi. Hikayenin başında bile değiliz…

Öğle sıcağından beri nöbetleşe kürek sallayan beş kafadar kazmalarının vurduğu sert duvarı 1-2 saatte aşamayacaklarını anladılar. Heyecandan ne kadar yorulduklarını ve ne kadar acıktıklarını bile unutmuş beş kafadar, küreklerini çalılıkların arasına saklayıp, saat gece 12’de tekrar tümülüsün başında buluşmak üzere gecenin karanlığında köye doğru ayrılıp gittiler. Herbiri farklı yollardan evlerinin yolunu tutan hazine avcıları, sabırsızlıkla karınlarını doyurup saatin gelmesini sessizce ama gizli bir heyecanla beklediler. Gece saat 12’ye doğru evlerinin tahta kapılarını aralayan 5 kafadar, köyden çıkan tozlu patikadan ilerleyerek, parlayıp sönen yıldızların altında 2500 yıldan bu yana sessizce uyumakta olan tümülüsün başında tekrar buluştular. Yaklaşık 2 saatlik bir uğraştan sonra mezar odasının üst kısmındaki büyük kesme taşı yerinden oynatarak mezar odasının içini ilk kez gördüler ve sessizce açtıkları küçük delikten içeriye girmeyi başardılar. Ellerinde tuttukları sarı ışıklı fenerin aydınlattığı manzara karşısında donup kalan köylüler hemen karşı duvarın dibindeki yükseklikte yatmakta olan prensesin kemikleri ve sayısız irili ufaklı altın gümüş eşya arasında donup kaldılar. Yapıldığı ilk günkü kadar pürüzsüz kalmayı başarabilmiş kesme duvarın üzerindeki resimler halen ilk günkü kadar parlak ve netti. Ellerinde tuttukları sarı ışıkla aydınlanan bu garip, eski ve bir o kadar da kasvetli görüntü karşısında duydukları tek şey kalp atışlarının sesleriydi. Taş yükseltide 2500 yıldan beri uyumakta olan prensesin bir tutam kalmış siyah saçlarına bakarak içlerinde birden bire peydahlanan garip bir korkuya kapıldılar. Neyse ki bir anda kendilerine gelip aceleyle her ne varsa toplamaya başladılar. Tümülüsün içindeki sayısız ve paha biçilemeyecek altın, gümüş çeşitli takılar, vazolar, altın çıngıraklar, küpeler, bilezikler ve daha nice parçayla birlikte evlerinin yolunu tuttular. Ertesi gün aralarında anlaşarak bulduklarını paylaştılar ve birkaç hafta sonra buldukları herşeyi İzmir ve bağlantısı İstanbul’da bulunan tarihi eser kaçakçılarına satmayı başardılar. Tabii ki burada bitmedi. 5 kafadar kazandıkları paradan sonra tümülüs kazılarına hiç durmadan devam ettiler. Tabii ki bu arada kazı ekibi de büyüdü. Sayıları 11 kişiye ulaşan hırsızlar 1966 yılında Güre’de bir tümülüsün daha mezar odasına girmeyi başardılar. Fakat ne olduysa ekibin büyümesiyle birlikte aralarındaki anlaşmazlıklar da büyüyordu. İçerisine girmeyi başardıkları ikinci tümülüsün ardından ekipte haksızlığa uğradığını düşünen başka bir mezar soyguncusu tarafından jandarmaya ihbar edildiler. İşin içine jandarma da girdikten sonra dönemin nispeten hafif kanunları sayesinde bu süreçten de zararsızca sıyrılmayı başardılar. Burada da bitmedi, olaylar yatışıp üzerinden belli bir zamanın geçmesi üzerine bu sefer farklı bir tümülüste, Aktepe tümülüsünde bir büyük soygun daha gerçekleşir. Kuşkusuz bunlar sadece bilinen soygunlardır.

ba

Tüm bu soygunlar sonucunda ele geçirilen eserler İzmir, İstanbul bağlantılı aracılar vasıtasıyla alınıp Amerikalı tarihi eser kaçakçısı John Klejman’a satılır. Klejman British Museum’a kayıtlı bir antika alıcısıdır ve ne hikmetse yolu Uşak’ın Güre köyüne kadar düşmüştür. Bunun en önemli sebebi kuşkusuz bu 3 ayrı soygunda bulunan eserlerin paha biçilemeyecek değerde olmasıdır. Bu öyle bir hazineydi ki; döneminin en önemli arkeolog-antikacılarından Hecht, hazinenin net güzelliğinden dolayı hazineyi “sahte” olarak değerlendirdi. Ona göre bu kadar güzel bir hazine gerçek olamazdı. Tüm bu sürecin sonunda Klejman eserleri yasadışı yollardan Amerikan Newyork Metropolitan Müzesine inanılamayacak rakamlara sattı. Newyork Metropolitan Müzesinin ise yasadışı yollardan elde edilen bu eserleri satın alması ayrı bir Bu sayfanın tamamını okuyun »