ne biçim şeyler…

Genel

Atam

Gerçek bir “Kağan” gibi. Atamın ender ve güzel fotoğraflarından. Yere serilmiş Türk kilim ve halılarından anlaşıldığı üzere Atam bir Yörük – Türkmen köyünü ziyaret etmiş. Muhtemelen önüne serilmiş kilimler ve halılar O’na armağan edilmiş. Türk kilimlerini çok sevdiği biliniyor. Aynı kilim ve halılarla daha farklı fotoğrafları da var. Balıkesir – Ergama Köyü – 1923


Benden

odam14.02.17 odamdan…


Likya Ahşap Mimarisinin Fethiye’de Günümüz Yansımaları

elmal_karamk_kynde_tahl_ambZaman herşeyi aşındırmaya devam ediyor. Uygarlıklar, diller, gelenekler ve insana dair ne varsa sürekli aşınmaya devam ediyor. Fakat ne olursa olsun, büyük uygarlıklar ve köklü gelenekleri bu büyük girdap karşısında direnebiliyor. Aşınmış, yok olmaya yüz tutmuş, şekil değiştirmiş olsalar da halen içimizde bir yerlerde yaşamaya devam ediyorlar. 2500 yıldan daha fazla bir geçmişi olmasına rağmen; Likya ahşap mimarisi de zamana karşı halen direniyor. Fethiye’de, eski bir köy evinin bahçesinde, küçük bir tahıl ambarına dönüşmüş halde zamana karşı direniyor. Bugün, Likya kaya mezarlarının yine aynı kendi ahşap mimarilerine bir öykünme olduğu biliniyor. Öyle köklü-sağlam bir ahşap işleme, konstrüksiyon geleneği ki; ölü gömme geleneklerine, mezar mimarilerine kadar işlemiş. Likyalılar geçmişin karanlık zamanlarından beri Likya sedirinden yaptıkları evlerini yine aynı sanatsal anlayışla kaya mezarlarına işlediler. Hatta öyle ki; sanki geleceğe yolladıkları bir mesaj gibi; ahşap kirişlerin üst üste bindikleri yerleri bile kayaya incecik bir çizgiyle betimlediler. Sedir ağacına işledikleri aynı gelenek, aynı işçilik, aynı teknoloji ve aynı sanat, bu sefer yüksek kayalıklarda, dağlarda, kaya mezarlarında yaşamaya devam etti. Böylece ahşaptan kayalara geçen bu sanat ve teknoloji anlayışı günümüze, Likya köylerine kadar girebildi. Ne yazık ki, ahşabın yapısından kaynaklanan ve doğal olarak günümüze kadar ulaşabilen hiçbir ahşap eserleri yok. Likyalılar mimari anlayışlarını kaya mezarlarında devam ettirmeyip, bu mezarlara ahşap mimarilerini yansıtmasaydı; bugün ahşap mimaride geldikleri noktadan haberimiz dahi olmayabilirdi.

lh_01

İşte zaman, böylesine köklü ve karmaşık – yerleşik gelenekleri kolaylıkla yok edemiyor. Bugün aynı ahşap işleme ve mimari sanatı sadece Likya’da olduğu gibi, yine aynı; Likya köylerindeki tahıl ambarlarında yaşıyor. Bu ambarlar, Fethiye’de herhangi bir köyde, hiç ummadığım bir anda, herhangi bir evin bahçesinde karşıma çıkabiliyorlar. Yakından incelediğim zaman Likya kaya mezarlarıyla öylesine büyük benzerlikleri var ki; bazen eski bir Likya evini izlediğimi sanıyorum. Elimden geldiğince detaylarını fotoğraflamaya çalışıyorum. İşte bu ambarlar antik bir geleneğin, bir teknolojinin, bir sanat anlayışının bir şekilde günümüze kadar yaşamayı başarmasının en güzel örneklerinden (daha&helliip;)


Benden

nd
Nehir’im, 2 Temmuz 2016 Fethiye…


Benden

gyd
Nehir’im, 21 Mayıs 2016, Muğla…


Anadolu’da Garip Ölümler 2 – Manisa’da 1333 Yılı…

mnBundan yaklaşık 680 yıl önce, Anadolu’dan, belki de insanlık tarihinin gördüğü en ilginç seyyahlardan birisi; İbni Battuta geçti. Aslında bunu daha da ilginç yapan şey; büyük seyyahın Anadolu’ya ayak bastığı zamandır. Anadolu toprağı adeta kaynamaktadır. Selçuklu yıkılmış ve ardında irili ufaklı Türk Beylikleri ta ki Ege Denizine kadar uzanmışlardır. İşte tam o zamanlar Anadolu’nun en renkli, en kumkumalı zamanlarıdır. İbni Battuta gibi büyük bir seyyah da olmasa, o dönemin Anadolu’suna kim ışık tutacak? İbni Battuta, geçip gittiği yollar gibi uçsuz bucaksız bir adamdır ve bu büyük seyyahın Anadolu’dan geçmesi üstüne bir de yazdığı seyahatnamesi bizler için büyük şanstır. Düşünüyorum ki; Orhan Bey’le bizzat yüzyüze görüşmüş, henüz üzerinde dumanı tütmekte olan Alanya tersanesini 1333’de görmüştür. Onun Anadolu’ya gelişi bile büyük bir macera ve bence başlı başına yazılması, irdelenmesi gereken bir konu. Şimdilik herşey bir yana, İbni Battuta, bugünkü Manisa topraklarına geldiğinde gördüğü garip ve ilginç bir manzaradan bahsediyor.

Seyahatnamenin “Mağnisiye Sultanı” başlıklı ilgili bölümü;

“Şehrin hükümdarı Sârûhân adında biridir. Buraya girdiğimizde onu birkaç ay evvel ölmüş oğlunun türbesinde bulduk. Bayram gecesi ile sabahını anne baba bu türbede geçirmişler. Çocuğun defini yıkanıp hazırlanmış, kalaylı, demir kaplı tahta bir tabut içine konmuş ve definden çıkan kokunun kaybolması için çatısı açık bir kubbeye asılmıştı. Bir süre sonra çatı örülecek, tabut yere indirilecek, üstüne de ölünün elbiseleri örtülecekti. Pek çok hükümdar için böyle yapıldığını daha önce görmüştüm ben…

Mağnîsiye beyini orada selâmladık. Bayram namazını birlikte kıldıktan sonra tekkeye döndük. Bu arada benim kölem atlarımızı sulamak üzere öteki yol arkadaşımızın kölesi ile beraber gitmiş, fakat gecikmişti. Akşam gelip çattı, onlardan bir iz yok! Burada Muslihiddîn diye iyi kalpli, fazıl bir hoca vardı. Ata bindik. Onunla beraber, hâlimi bildirmek üzere beyin huzuruna çıktık. Hükümdar, köleleri araştırmak için adamlarını gönderdi ama herkes bayram telaşındaydı, onları bulmak mümkün olmadı. Kaçaklar Mağnîsiye’den bir günlük mesafede deniz kıyısında kâfirlerin oturduğu Foça’ya firar etmişler! Bu şehir gayet sağlam bir surla çevrili olduğundan Mağnîsiye beyi onların her yıl gönderdikleri hediyeleri kabul etmekle yetiniyor. Ertesi gün öğleden sonra bir grup Türkmen hem atları, hem de köleleri tutup getirdi. Anlatılanlara göre firarîler, dün akşam Türkmenlerin (daha&helliip;)


Benden

sicak


İpek Yolu’nda Garip Yolculuklar – Ceviz

cvİpek Yolu bir zamanlar sadece ticari ürünleri değil, tabii ki farklı kültürleri, değerleri  ve hatta dinleri de uzak mesafelere taşıdı. Temelinde ticaretin yön verdiği bu güzergah, doğal olarak ilginç misyonları da yerine getirdi. Aynı, arıların çiçek polenlerini uzak mesafelere taşıdıkları gibi, İpek yolu boyunca ilerleyen kervanlar da benzer bir misyonu yerine getirdiler. İpek Yolu boyunca yapılmış bu garip yolculukların en ilginçlerinden bir tanesi, İran cevizinin yolculuğudur.
Botanik bilimciler birçok ağaç türünden farklı olarak, İran cevizinin dünya üzerinde doğu batı ekseninde özel bir çizgiyle yayıldığını ve bu çizginin de İpek Yolu ile birebir örtüştüğünü farketmişler. Peki ama neden sadece Ceviz ağacı? Neden diğer ağaçlar da aynı şekilde, aynı hat boyunca; doğu batı yönünde dağılım göstermediler? Bunun cevabı cevizin kendisinde saklı. Ceviz oldukça değerli bir besin maddesidir. Fakat onu değerli yapan şey sadece lezzeti ve içinde taşıdığı enerji değildir. Ceviz kolay ve uzun süre bozulmadan taşınabilen, oldukça doyurucu bir gıdadır. İşte bu özelliğinden dolayı eski zamanlarda, özellikle uzun ve yorucu yolculuklar için ideal ve besleyici bir yiyecekti. Özellikle kervanlar için biçilmiş kaftandı. İşte Asya’nın uzak köşelerinden, Anadolu’ya doğru ilerleyen kervanlar İran’ın ünlü ceviz ormanlarından geçerlerken, ilerleyen günlerde tüketmek için bu cevizlerden hatırı sayılır miktarlarda topluyor veya alıyorlardı. Böylece ünlü İran cevizlerinden bazıları, Anadolu’ya ve -belki de çuvalların diplerinde kalan birkaç tanesi- oradan da Avrupa’ya giden yol boyunca taşındılar. Öyle ki; İran cevizinin Anadolu ve Avrupa’daki yayılışı İpek yolu boyunca ilerledi. Peki, İpek Yolu’ndan önce Anadolu’da veya Avrupa’da ceviz yok muydu? Tabii ki vardı, fakat Anadolu cevizi ve İran Cevizi her ne kadar akraba olsalar da farklı türde cevizlerdir. İşte böylece İran cevizi, İpek Yolu boyunca Anadolu içinden geçip giderek, ilerleyen kervanlarla “belki de farkedilmeden” Avrupa’ya, İspanya’ya kadar gitmeyi  (daha&helliip;)


1847’de Ksantos ve Likyalı Yörükler

1847_yor

Yunanca Xanthos ve Likya diliyle Arnna’nın, yanıbaşından geçen Eşen çayıyla birlikte, bölgedeki yörüklerin 1847’deki yaşamına açılan küçük bir pencere bu. Bakıldığında ilginç detaylar var. Bugün Kınık’tan çıkıp Fethiye yönüne doğru giderken sağ taraftaki kaya mezarı dahil var. Resmin solunda, yukarı doğru çıkan küçük patikanın arkasında saz damlı küçük bir ev var. Toprak testiler, yün eğirteci, hatta sağ taraftaki yurt benzeri yörük çadırı ve sanki o güne özel en güzel kıyafetlerini giymişçesine yün çeviren yörük kadınlarıyla birlikte, belli ki güzel bir bahar gününe ait. Ksantos’a doğru baktığınızda uzak tepedeki başkentin dikilmiş iki büyük anıtını görebiliyorsunuz. Resim tam da Ksantos anıtlarının İngiltere’ye kaçırıldığı yıl olan 1847’de çizilmiş ki zaten resmin çizeri de bizzat İngiltere’den gelmiş ve Ksantos kazılarını yürüten ekipte görevli bir ressam olan George Scharf. Belki de ilk kez geldiği bu garip coğrafyaya ve sosyal yaşamına dair bir şeyler de çizmek istemiş ve kazı alanından biraz ilerideki küçük yörük ailesinin konuğu olmuş.nb


Benden

bod