ne biçim şeyler…

Uşak – Karun Hazinesi Türkiye’den Nasıl Kaçırıldı

bt

1965 yılının sıcak bir Mayıs gününde 5 kişiden oluşan bir grup köylü hazine avcısı, Uşak’ın Güre kasabasına bağlı bir mevkide, öğlen saat 2’den beri önceden gözlerine kestirdikleri bir tümülüsün mezar odasını bulmak için kazıyorlardı. Yaklaşık dört saatten bu yana kesintisiz kazıyorlar fakat hiçbir şeye ulaşamıyorlardı. Nöbetleşe devam ettirdikleri kazıda toprağa vurdukları her kazma darbesinde zengin olmanın hayallerini kuruyorlar, tedirginlik ve heyecanla karışık duygularla yine de kazmaya devam ediyorlardı. Yıllardan beri duydukları sayısız zenginlik ve define hikayeleriyle iştahları iyice kabarmış bu hazine avcıları, iki haftadan beri yapacakları bu kazının planını yapmış, aralarında kimin nereyi, nasıl kazacağından, kimlerin sırayla nöbet tutacağına kadar herşeyi hesaplamışlardı. En küçük bir kıpırtıda heyecanlanan, tedirgin olan kazıcıların bir gözleri sürekli kazmalarındayken bir gözleri de etrafı gözetleyen arkadaşlarındaydı. Tümülüsün gövdesine inen sayısız kazma ve kürek darbesiyle birlikte hava da kararmaya yüz tutmuş, umutları da alınlarından akan terlere karışmaya başlamışken, kazmanın ucundan gelen o sert vuruş sesiyle hepsi birden irkildiler. Acaba bir taş parçası mı diye düşünürlerken kazmayı vurdukları taşın altındaki irili ufaklı diğer taşları da görmeleriyle bir gariplik olduğunu, bir şeye doğru yaklaştıklarını anladılar. Artık kazma ve kürekten çok önlerine çıkan irili ufaklı taş parçalarını elleriyle sağa sola yığıyorlardı. Büyük bir heyecanla, yaklaşık bir saat daha kazmaya devam ettiler ki sonunda, bundan 2500 yıl önce bir mezar ustasının keskisiyle yontup, onlarca kölenin zımparalayarak bir mermer kadar pürüzsüzleştirdiği mezar odası duvarına dokunabildiler. İşte, yaklaşık 2500 yıl sonra Lidyalı bir taş ustasının parmaklarıyla, Uşaklı bir hazine avcısı köylünün parmakları, bu tümülüsün içindeki mezar odasının pürüzsüz sarı duvarlarında birbirlerine dokunmuş oldu. Her ikisinin de amaçları farklı olsa da, sonunda Lidyalılar’ın insan uygarlığına kattıkları bir değer; yani “para” vardı. Burada bitmedi. Hikayenin başında bile değiliz…

Öğle sıcağından beri nöbetleşe kürek sallayan beş kafadar kazmalarının vurduğu sert duvarı 1-2 saatte aşamayacaklarını anladılar. Heyecandan ne kadar yorulduklarını ve ne kadar acıktıklarını bile unutmuş beş kafadar, küreklerini çalılıkların arasına saklayıp, saat gece 12’de tekrar tümülüsün başında buluşmak üzere gecenin karanlığında köye doğru ayrılıp gittiler. Herbiri farklı yollardan evlerinin yolunu tutan hazine avcıları, sabırsızlıkla karınlarını doyurup saatin gelmesini sessizce ama gizli bir heyecanla beklediler. Gece saat 12’ye doğru evlerinin tahta kapılarını aralayan 5 kafadar, köyden çıkan tozlu patikadan ilerleyerek, parlayıp sönen yıldızların altında 2500 yıldan bu yana sessizce uyumakta olan tümülüsün başında tekrar buluştular. Yaklaşık 2 saatlik bir uğraştan sonra mezar odasının üst kısmındaki büyük kesme taşı yerinden oynatarak mezar odasının içini ilk kez gördüler ve sessizce açtıkları küçük delikten içeriye girmeyi başardılar. Ellerinde tuttukları sarı ışıklı fenerin aydınlattığı manzara karşısında donup kalan köylüler hemen karşı duvarın dibindeki yükseklikte yatmakta olan prensesin kemikleri ve sayısız irili ufaklı altın gümüş eşya arasında donup kaldılar. Yapıldığı ilk günkü kadar pürüzsüz kalmayı başarabilmiş kesme duvarın üzerindeki resimler halen ilk günkü kadar parlak ve netti. Ellerinde tuttukları sarı ışıkla aydınlanan bu garip, eski ve bir o kadar da kasvetli görüntü karşısında duydukları tek şey kalp atışlarının sesleriydi. Taş yükseltide 2500 yıldan beri uyumakta olan prensesin bir tutam kalmış siyah saçlarına bakarak içlerinde birden bire peydahlanan garip bir korkuya kapıldılar. Neyse ki bir anda kendilerine gelip aceleyle her ne varsa toplamaya başladılar. Tümülüsün içindeki sayısız ve paha biçilemeyecek altın, gümüş çeşitli takılar, vazolar, altın çıngıraklar, küpeler, bilezikler ve daha nice parçayla birlikte evlerinin yolunu tuttular. Ertesi gün aralarında anlaşarak bulduklarını paylaştılar ve birkaç hafta sonra buldukları herşeyi İzmir ve bağlantısı İstanbul’da bulunan tarihi eser kaçakçılarına satmayı başardılar. Tabii ki burada bitmedi. 5 kafadar kazandıkları paradan sonra tümülüs kazılarına hiç durmadan devam ettiler. Tabii ki bu arada kazı ekibi de büyüdü. Sayıları 11 kişiye ulaşan hırsızlar 1966 yılında Güre’de bir tümülüsün daha mezar odasına girmeyi başardılar. Fakat ne olduysa ekibin büyümesiyle birlikte aralarındaki anlaşmazlıklar da büyüyordu. İçerisine girmeyi başardıkları ikinci tümülüsün ardından ekipte haksızlığa uğradığını düşünen başka bir mezar soyguncusu tarafından jandarmaya ihbar edildiler. İşin içine jandarma da girdikten sonra dönemin nispeten hafif kanunları sayesinde bu süreçten de zararsızca sıyrılmayı başardılar. Burada da bitmedi, olaylar yatışıp üzerinden belli bir zamanın geçmesi üzerine bu sefer farklı bir tümülüste, Aktepe tümülüsünde bir büyük soygun daha gerçekleşir. Kuşkusuz bunlar sadece bilinen soygunlardır.

ba

Tüm bu soygunlar sonucunda ele geçirilen eserler İzmir, İstanbul bağlantılı aracılar vasıtasıyla alınıp Amerikalı tarihi eser kaçakçısı John Klejman’a satılır. Klejman British Museum’a kayıtlı bir antika alıcısıdır ve ne hikmetse yolu Uşak’ın Güre köyüne kadar düşmüştür. Bunun en önemli sebebi kuşkusuz bu 3 ayrı soygunda bulunan eserlerin paha biçilemeyecek değerde olmasıdır. Bu öyle bir hazineydi ki; döneminin en önemli arkeolog-antikacılarından Hecht, hazinenin net güzelliğinden dolayı hazineyi “sahte” olarak değerlendirdi. Ona göre bu kadar güzel bir hazine gerçek olamazdı. Tüm bu sürecin sonunda Klejman eserleri yasadışı yollardan Amerikan Newyork Metropolitan Müzesine inanılamayacak rakamlara sattı. Newyork Metropolitan Müzesinin ise yasadışı yollardan elde edilen bu eserleri satın alması ayrı bir muammadır. İşin bu kısmı çok daha uzun ve kapsamlı bir konudur. En nihayetinde farklı yıllarda yapılan kaçak kazılar sayesinde elde edilen ve aynı döneme -Karun dönemine ait- tüm bu eserler bir şekilde Newyork Metropolitan Müzesinde toplandılar. Bu, Newyork Metropolitan için yasadışı bir şekilde başarılmış olsa da muazzam bir iştir.

Fakat 1970 yılında Newyork Metropolitan Müzesi için ani ve beklenmedik bir gelişme oldu. Bu beklenmedik gelişme; o zamanın Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı olan Burhan Tezcan’dan gelen küçük ama rahatsız edici bir mektuptur. Mektup Türkiye’den gelmektedir ve müzeye yeni gelen Lidya Uygarlığına ait eserlerle ilgili bilgi isteyen bir devlet çalışanından, Burhan Tezcan’dan gelmektedir. Müze mektuptan oldukça tedirgin olur fakat hiçbirşey olmamışçasına mektuba hiçbir cevap verilmez. Burada bitmez, Burhan Tezcan Amerika’ya gider ve Metropolitan Müzesi Müdürü ile bizzat görüşür. Fakat bu görüşmeden de hiçbir sonuç alınamaz.

op_t_2

Aradan yıllar geçip de tarih 1980’i gösterdiğinde Metropolitan müzesine ait bir Doğu Yunan Dönemi eser kataloğu yayınlanır ve bu katalogda bizim Uşak’tan çıkarılan paha biçilemez eserlerimiz parıldamaktadır. Katalogdaki eserler ve Uşak’tan kaçırılan eserlerin benzerlikleri dikkat çekicidir. Bu benzerliğin farkedilmesinde arkeoloji meraklısı gazeteci Özgen Acar’ın payı büyüktür. Özgen Acar sadece Karun Hazineleri değil, daha birçok tarihi eserin Türkiye’ye iade edilmesini sağlamış, belki de Türkiye’nin bu alandaki en başarılı ve emek harcamış, bizlere çok şey kazandırmış gazetecisidir. Üstelik eserlere Lidya değil; Doğu Yunan etiketi verilmiştir. Bu da Türklerin uyanmaması adına alınan bir önlemden başka birşey değildi. Bunun üzerine 10 Haziran 1986 yılında Metropolitan müzesine eserlerin Türkiye’ye ait olduğunu belirten bir mektup daha gönderildi. Bu arada Melik Kaylan ve Charles Koczka da eserlerin Metropolitan Müzesine satışlarına dair belgeleri Türkiye Kültür Bakanlığına sunarlar. Artık eserlerin yasadışı yollarla Türkiye’den çıkartılıp Metropolitan Müzesi’ne satıldıkları da böylece belgelenmiş oldu. Bunun üzerine 36 Mayıs 1987 tarihinde Türk Hükümeti’ni temsil eden avukatlar Harry l. Rand ve Lavvrence M. Kaye aracılığıyla Metropolitan Museum of Art aleyhine Newyork Federal Mahkemesinde beklenen dava açıldı. Metropolitan Müzesi’nin kaçak eserleri alışına ilişkin bu veriler, Uşak ve çevresindeki kaçak kazılardan dolayı yakalanan sanıkların ifadeleri ve mahkeme tutanaklarıyla da desteklenince davayı farklı bir boyuta götürdü. Bu anlamda sanıklardan birkaçı eserlerimizi tanımlamak ve doğrulamak adına Newyork’a götürüldü ve müze deposunda yıllarca hiçkimseye gösterilmeyen eserlerimiz sanıkların teşhis – ifadeleriyle birlikte tanımlandı. Bu; bu zamana kadar Türkiye’nin, topraklarından koparılıp kaçırılan tarihi eserler adına attığı en büyük adımlardan bir tanesiydi ve şaşkınlık vericiydi. Kimbilir; belki de Türkler gözlerini açıyorlardı ve bu hareket, ellerinde yasadışı yollardan elde edilmiş eserler bulunan birçok özel kolleksiyoncu ve müze için endişe vericiydi. Türkiye’nin bu hukuki mücadelesi tüm dünya kamuoyunu şaşkınlığa uğrattı.

Davayı artık kesinlikle kaybedeceğini anlayan Metropolitan Müzesi, Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nü arayarak konunun dava dışında karşılıklı görüşmelerle çözümü önerilerini iletti. Hemen ardından başlayan görüşmelerde teklifler değerlendilirilmiş, Lidya Eserleri’nin Newyork’ta kalması karşılığında Anıtlar Genel Müdürlüğü’ne maddi destek verilmesi, az sayıda eseri Türkiye’ye vererek, eserler üzerinde ortak mülkiyet kurulması gibi çözümleri içeren kurnazca öneriler sunulmuştur. İşte Newyork Metropolitan Müzesinin yaptığı bu kurnazca tekliflerin tümü reddedilmiştir. Süreç sonunda tarih Ekim 1993’ü gösterdiğinde 60’lı yıllarda kaçak kazılarla edinilen tam 363 eser Türkiye’ye geri gelmiştir. Bu kuşkusuz Türkiye için hukuki, tarihi ve kültürel bir zaferdir.

kab

İşte, Karun’un hazinesi olarak adlandırılan ama gerçekte Karun veya Kroisos ile herhangi bir ilgisi olmayan fakat Karun ile tamıtamına aynı döneme ait olan bu eserler arasında öyle bir parça vardı ki o da ünlü “kanatlı denizatı” broşuydu. İşte, Newyork’tan uzun ve takdire değer emekler – hukuk mücadeleleri sonucu Türkiye’ye geri getirilen bu eşsiz eserler arasında O da vardı. Fakat 2006 yılında oldukça garip bir olay yaşandı. Aynı yıl Kanatlı denizatı broşunun -müzedeki güvenlik kameraları etkisiz hale getirilerek- bizzat müze müdürü tarafından sahtesiyle değiştirildiği anlaşıldı. Müze müdürü tutuklandı. Hakkında yapılan soruşturmanın ardından 12 yıl hapis cezası aldı. Bitti mi? Bitmedi. İlerleyen zamanlarda kanatlı denizatı broşu Berlin’de ortaya çıktı ve birkez daha verilen mücadeleler sonucunda Türkiye’ye geri döndü. İşte bu, Uşak – Karun hazinesinin garip ve uzun hikayesidir.

Uşak hazinesi, nam-ı diğer Karun hazinesinin yurtdışına kaçırılıp ait olduğu topraklara geri getiriliş hikayesi garip, ilginç ve bir o kadar da güzeldir. Aslında topraklarımızdan sökülüp uzak diyarlara doğru yolculuğa çıkan, bilindik-bilinmedik, sayısız tarihi eserden biraz da farklı ve debdebeli bir macerası vardır. Fakat bu hazinenin önemini ve anlamını biraz olsun kavrayabilmek adına onun arkaplanına bakmak gerek. Güzel bir söz vardır; “arkaplan – önplandır”. İşte bunun için yaratılmış o dev Anadolu uygarlığını biraz olsun bilmek gerek. Lidya belki de Antik çağ ve Antik Çağ öncesi Anadolu uygarlıkları arasında en önemlilerinden birisiydi. Amerikan Newyork Metropolitan Müzesinin Lidyalılar için “Doğu Yunan” etiketi kullanması ise vahimdir. Oysa Lidyalılar Ege göçleri öncesine kadar Luvice’ye oldukça yakın bir dil ve alfabe kullanan gerçek bir Anadolu uygarlığıdır. Kuşkusuz bilinmeyen yönleri, bilinenden daha fazla. Fakat onları bugün günümüze kadar getirebildikleri eşsiz ve devasa Ege tümülüslerinden biliyoruz. Birçoğu günümüze kadar ulaşan bu garip ve dev mezarlar aslında Anadolu’nun en güzel, en ulu yapılarıdır. Onlar Anadolu’muzun uyuyan devleridir. Herşeye, büyük değişimlere, gelip geçen sayısız uygarlığa rağmen sessizce uyumaya devam eden devlerdir. Onları bu denli güzel ve ilginç yapan bir diğer sebep de Lidyalıların bu garip ve farklı ölü gömme gelenekleridir. Aslında sadece Lidyalılar’a özgü değildir fakat tümülüsleri inşa etmiş birçok uygarlık -örneğin Frigler- muhtemelen Lidyalılar’dan esinlenmişlerdi veya ortak bir kültürün ürünleriydi. Bu büyük uygarlığı ve kültürü üreten ise coğrafyanın ta kendisiydi. Bereketli Paktolos (Sard) nehrinin kaynağından taşıdığı altın ve çevresindeki madenlerin onlara bağışladığı zenginlikle Antik çağ öncesi Anadolu’sunda bir yıldız gibi parlayan Lidya’dır.

op_t_3.jpgSadece madenler değil, yetişen ürün çeşitliliği, iklim ve hayvan bolluğu Lidya’nın büyük zenginliğini taçlandırıyordu. Bu zenginliğin oluşturduğu büyük kültür kendi dillerini, kendi yazılarını ve kendi eşsiz geleneklerini de oluşturdu. Tüm bu gelişmeler bilimde de en ileri seviyeye gelmelerini sağladı. Mısır’la, Mezopotamya ile ilişkiler kurdular ve Antik çağın en önemli ticaret yollarından birisini; Sard’tan Mezopotamya’nın diğer ucundaki Ninova ve Persepolis’e kadar uzanan Kral Yolu’nu inşa ettiler. Bu, Antik Çağ’ın en büyük ve köklü ticaret ağını oluşturdu ve pek tabii ki beraberinde paranın da bu topraklarda keşfedilmesini, ve Lidyalılar’ın gelmiş geçmiş en eski ticari geleneği oluşturmalarını sağladı. İşte “Karun kadar zengin” deyimi de o zamanlardan günümüze gelmeyi böylelikle başardı. Karun (Kroisos), muhtemel Arzawa – Luvi kökenli bir Lidya kralıydı ve zenginliğinin hikayesi Babil’de, Mısır’da bile anlatılır olmuştu. Sadece kendisi değil, etrafında da Antik Çağın ticaret ağından zenginleşmiş sayısız soylu bulunuyordu. İşte, MÖ. 560 yılına yakın bir zaman aralığında -tam da Karun’un yaşadığı zamanda- bu Lidya soylularından bir çoğu bugün Uşak’ın Güre kasabasına yakın bir bölgeye, kendileri için yapılmış çeşitli boylarda tümülüslere gömüldüler. Birçoğu zamanla soyuldu fakat birçoğunun girişi bulunamadı ve el değmeden günümüze kadar gelmeyi başardı. Ta ki 1965 yılında bir grup hazine avcısı köylünün Toptepe’de buldukları orta boylu bir tümülüsün kapısına ilk kazmayı vurana dek.

tu7_2

Büyük oranda Anadolu’ya özgü bu ölü gömme geleneği Lidya kralları için belki de sonsuza dek yaşamanın bir yoluydu, bilemeyiz. Her Lidya kralı ve soylusu, henüz hayattayken yapımına başlanan bu dev yapıları izleyerek ve günden güne büyüyen bu yapıları çok uzaklardan seyrederek yaşıyordu. Özellikle bazı tümülüslerin yapımında yüzlerce, hatta binlerce işçi ve kölenin çalıştığı da muhakkak. İşte bu küçük dağları yaratan bu büyük krallar, sahip oldukları birçok şeyle birlikte, tören arabaları dahil, sonsuza dek huzurla uyuyacakları bu devasa mezarların içine gömülüyorlardı. Bu irili ufaklı tepeler, içerisine değerli eşyalarla birlikte gömülen kral ve yakınlarının bulunduğu kesme taştan örülmüş defin odası ve üzerine yığılan toprakla oluşturuluyordu. Durum böyle olunca her çağda mezar soyguncuları ve hırsızlar için çekici hedefler haline geldiler. Roma ve Bizans döneminde dahil, hatta belki de kendi dönemlerine yakın zamanlarda da sürekli soyuldular. Bazılarının defin odası hiç bulunamadı ve pek tabii ki birçoğu el değmeden günümüze kadar gelmeyi başardı. Ne olursa olsun soygun ve talan onlar için hiçbir zaman bitmedi.

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.