ne biçim şeyler…

Alabalık

alaBalıklar. Her zaman merakımı cezbetmiş garip canlılar. Doğuştan balığa meraklı insanlar vardır, ben de hep öyleydim, halen de öyle. Çocukluğumda, şimdilerde, her zaman, her dönem balık peşinde koştum. Gerçek balıklarla İzmir Kemalpaşa’da, pırlanta kadar berrak, küçük bir derenin içinde tanıştım. İçine ekmek atıp, derenin bembeyaz tabanına koyduğumuz rakı şişesine küçük sürüler halinde girip çıkan minik dere balıklarıyla tanıştım. Bıraksalar saatlerce izlerdim. Hep bir tanesini alıp eve götürmek isterdim. İşte sonraları, ta ki bugüne kadar gelen garip bir balık merakı. Onlarla ilgili anlatacak çok şey var. Başı belli de, sonu belli değil. Sonra Denizler var, ilginç yerler, haliyle balıkları da öyle. Uçsuz bucaksız denizler, okyanuslar. En büyüğünden en küçüğüne, binlerce, milyonlarca tür. Dünyada 3 farklı alem varsa işte birisi de bu balıklar alemi. Ne garip yaratıklardır ki; evrim yelpazesinin geniş kanadında kendilerine en garip yerlerden birini bulmuşlar. Kolay değil; sığ sulardan bataklıklara, binlerce metre karanlık derinliklerden, buzullara kadar.
İşte bu balıkların her biri ayrıdır ama, bir türü var ki; bana göre bambaşkadır. Onun nasıl bir balık olduğunu anlamak çok zor, peşinde koşmak, izini sürmek, gerçekten vakit harcamak gerek. Onun ne kadar büyülü ve garip, ilginç bir balık olduğunu uzun zamanda anladım. Bir balık düşünün ki sazlıklardan derelere, deniz seviyesinden neredeyse 2000 metre yüksekliklere, karlı dağların sırtlarına, ulaşılmaz ormanların, sık ağaçlıkların içlerine, tarlaların, çiftliklerin diplerine kadar kendisine bir yaşam kursun. Öyle bir evrim ki; buz gibi soğuk kar sularından, şelalelere, sazlıklarla kaplı fokurdayan bataklıklara kadar. Kuzey yarım kürenin hemen hemen en çetin, en saklı köşelerinde.

Ve tabii ki Anadolu’da. Alabalığın dünya üzerinde yayıldığı, tırmandığı, parıldadığı bir coğrafya Anadolu. Bolu dağlarından, Ege’ye, Doğu Anadolu’ya, Güneydoğu Anadolu’dan Toros dağlarına ve hatta Çukurova’ya, Anadolu’nun en saklı, en ulaşılmaz zirvelerine kadar. Ve hatta Likya’nın bile can damarlarında. Bir balık düşünün ki; hiçbir balığın olmadığı gibi, karaların en içlerine, dağların kalbine kadar sokulmayı başarabilmiş. Denizlerde başlayan evrimine, kara parçalarının, büyük kıtaların içlerinde devam ediyor. Çınar ağaçlarının altında, yosun tutmuş koca kayaların diplerinde 4 kilo ağırlığında bir balık düşünün ki; Anadolu’nun kalbine girmiş. En soğuk, en fokurdayan, en çalkantılı sularında. Ve muhteşem bir avcı düşünün; sabahın ilk saatlerinde su yüzeyinde seyreden bir yusufçuğu ok gibi avlıyor. Onların ne muhteşem canlılar olduklarını anlamak, kavramak zor.

1968 yılında ilk kez tanımlanmış bir türü var ki, o da Anadolu’muza ait. Anadolu alabalığı, bana kalırsa karşımıza çıkabilecek en güzel, en mucize varlıklardan bir tanesidir. Pek tabii ki nesli günden güne tükeniyor. Yakın gelecekte birgün bu balığı kimse bilmeyecek, göremeyecek. Anadolu’da halen devam etmeye çalışan yaralı vahşi yaşamın en güzel türlerinden birisidir.

anala

Bir de bu güzel hayvanın av meselesi var ki; herhalde anlatmakla bitmez. Bu hayvanı tanımanın, onun belki de dünyanın en ilginç canlılarından birisi olduğunu anlamanın en güzel yollarından birisidir. Alabalık avı alabalığın kendisi kadar ilginçtir. Henüz güneş doğmamışken balık avı için dağlara doğru yol almak, ağaçların altında, ormanların içinde onu aramak. Anlatması çok zor. Aşağıdaki fotoğrafı bir ay önce çektim. Kahramanımız su böceklerine doğru yavaş yavaş süzülmekte.
alaba

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.