ne biçim şeyler…

İzmir Ödemiş Yolunda Bir Otobüs ve Heterodoks İslam

otobus

Torbalı ovasının içinde, eski Tire – Ödemiş yolunun ortasında ilerleyen eski bir Mercedes 302’nin en arkasında tek başıma oturmuş otobüsün içindeki garip havayı soluyordum. Oniki Onüç yaşlarındaydım. Ön sıralarda Menekşe teyzemle yanyana oturmuş annemin arada bir beyaz örtülü eski koltuk başlarının ardından dönüp dönüp bana baktığını hatırlıyorum. Hemen yanındaki ikili koltukta da babaannem vardı. Yanımdaki boş koltukların birinde bir veya iki çocuk daha vardı, tam hatırlamıyorum. Sıcak ovanın ortasında, yer yer yeşilliklerin, kurumuş otların, irili ufaklı ağaçların, dev çınarların, eski köylerin, kasabaların, irili ufaklı tepelerin arasından giden bu otobüsün içinde kendisi gibi garip ama bana göre anlatması çok ama çok zor bir atmosfer vardı. Cızırtılı hoparlörlerde “sordum sarı çiçeğe” ilahisi çalarken, başlarını büyük bir sakinlikle, bir sağa bir sola sallayan, herbiri beyaz tülbentlerle hafifçe sarılı onlarca kadını, otobüs koltuklarının tepesinden izliyor, bir yandan da otobüs camının ardındaki İzmir köylerine bakıyordum.

Henüz çok erken bir saatte, yanıp yanıp sönen binlerce yıldızın altında yola çıkmış bu eski otobüsün bagajları, genç yaşlı, onlarca kadının bir, belki de iki gün öncesinden hazırladıkları, sarıp sarmaladıkları, tencerelerle, tavalar, kilimler ve halılarla, binbir çeşit yiyecek ve içecekle doluydu. Otobüs ince uzun dağ yollarında, toprak ve taş döşeli eski köy yollarından geçiyordu. Herşey bir yana otobüs bir yanaydı. Benim için öyleydi. Otobüsün arka koltuğunda hepbir ağızdan şarkılar, türküler ve ilahiler söyleyen beyaz tülbentli kadın seslerinin arasında huzura boğulduğumu hatırlıyorum. Sıcaktan erimiş, yer yer delik deşik olmuş eski asfalt yolda ilerleyen otobüsün siyah egsozundan tüm ovaya sanki huzur yayılıyordu. Gidiyorduk ama hiç bitmemecesine uzun, yavaş ve bir o kadar da huzurluydu. Eminim hiç kimse o yolun, o yolculuğun bitmesini, o yolun bir yerlerde son bulmasını istemiyordu. İstemiyorduk. Otobüs, cızırtılı hoparlörlerinden yayılan ilahiler, şarkılar, türküler ve hep bir ağızdan yayılan genç yaşlı kadın sesleri eşliğinde Ödemiş yönünde ilerliyordu. Ve en arka koltuğunda, cam kenarında ben, irili ufaklı yemyeşil tepelerin ardında sökmek üzere olan şafağı izliyordum.

Havanın ağarıp güneşin de doğmasıyla birlikte, otobüs asfalt yoldan direksiyonu toprak bir köy yoluna kırarak yön değiştirdi. Hoparlörlerdeki sesin aniden kısılmasıyla birlikte otobüsün nereye gittiğine dair her kafadan bir ses çıkıyordu. Eski otobüs küçük bir caminin önünde durdu ve kapıların açılmasıyla birlikte aniden boşaldı. Bahçesinde kendisinden çok daha büyük dev bir çınar ağacı bulunan küçük ve kalın minareli eski caminin bahçesini doldurduğumuzu hatırlıyorum. Neden burada durduğumuza dair onlarca kafadan onlarca ses ve herkeste garip bir heyecan vardı. Yakın zamanda küçük caminin içinden çıkıp gelen yaşlı bir amca hepimizi toplayıp caminin arkasındaki küçük türbeye götürdü. Ara ara kulağıma gelen tek kelime “yatır” “yatır varmış” gibi seslerdi. İçinde yatır olan küçük türbeyi bir anda dolduran tüm kadınlar fısır fısır dualar okudu, üfledi. “Ermiş” dediler, “dede” dediler. Üzerine rengarenk tülbentlerin, örtülerin ve kumaşların serildiği yatır odasını, türbeyi hatırlıyorum. “Ermiş dede – yatır” hakkında anlatılan bazı ilginç şeyleri dinledikten sonra tüm kadınlar hepbir ağızdan hayret ifadeleriyle birlikte otobüse tekrar geri doluştular. Derken eski otobüs tekrar yola koyuldu. Anlatılan garip şeylerden sonra artık herkes ilk durağın büyüsüne kapılmış, heyecanlı, şaşkın ve büyülenmişti. Ben de öyle. Küçük caminin olduğu köyden çıkıp eski yola giren otobüs tekrar Ödemiş yönüne doğru dönmüş ilerliyordu. Ve cızırtılı hoparlörlerden “sordum sarı çiçeğe” ilahisi birkez daha çalmaya başladı. Bu sefer herkes daha bir şevkle söylüyor, hikayeler, efsaneler anlatılıyor, beyaz tülbentli tüm kafalar daha bir uyumla, bir sağa bir sola sallanıyordu.

otobus_2

Çok geçmeden yine aynı, bir öncekinde olduğu gibi otobüs aniden tekrar yön değiştirerek ana yoldan farklı bir istikamete doğru kıvrıldı. Bu sefer başka bir köye, başka bir ermiş türbesine doğru yol alıyorduk. Çok geçmeden otobüs tekrar durdu ve bu defa başka bir türbenin bahçesini doldurduk. Caminin hemen yanıbaşındaki ermiş türbesinin içinde boyu belki 4, belki de 5 metre uzunluğunda iki uzun yatırı hatırlıyorum. Anneme “bir dedenin nasıl bu kadar uzun boylu olabileceğini” sordum, Annem onların “ermiş dede” olduklarını ve boylarının bizlerden çok daha uzun olabileceğini söyleyince şaşırmıştım. O ara gözümde ellerindeki asalarıyla, boyları 4 metreden fazla olan dedeleri canlandırmaya çalıştım. Üstelik iki taneydiler.
Ne olduysa türbenin yaşlı bekçisinden alınan bir izinle bir anda yerlere kilimler serildi, üzerine sofralar kuruldu, haşlanmış yumurtalar tokuşturuldu, taze köy ekmekleri, peynirler ve daha niceleriyle tüm kadınlar, selvi ağaçlarıyla dolu türbenin bahçesinde, boylu boyunca uzanmış dört metrelik “ermiş dedelerin” hemen yanıbaşında yerlere serili rengarenk kilimlerin üzerinde unutulmaz huzurlu bir kahvaltı yaptık. Uzun selvilerin sakladığı türbe bahçesini kaynayan çaydanlıkların, böreklerin, pişilerin, yumurtaların, buz gibi ayranların, bakır tasların kokusu sardı. Türbenin misafirleri kahvaltıdan sonra aniden aynı hızla toparlanıp eski otobüse geri bindiler. Daha gidilecek çok yer, görülecek çok şey vardı. Öğleden çok önce Birgi Dede’de olmak lazım.

Derken hareket eden otobüsün cızırtılı hoparlörlerinden ve tüm kadınlar hep bir ağızdan “sordum sarı çiçeğe”yi söylemeye başladı. Kendi kendime yerde bitmiş küçük bir çiçekle konuşan derviş babayı düşündüm. Onlar söyledikçe ben de olanı biteni gözümde canlandırıyordum. Uzun boylu dev ermiş dedelerden sonra yerde gördüğü sarı çiçekle konuşan derviş baba ve ona bilgece cevaplar veren küçük çiçek gözümün önüne geliyordu. O zamanlar değil tabi, ama şimdi düşünüyorum da otobüs her saniye tasavvufa boğuluyordu. Ben henüz küçük bir çocuktum ve otobüsün arka koltuklarından birinde dışarıyı izlerken huzurluydum. Annem arada bir arkasına dönüp bana bakıyordu ve ben de ona hafifçe gülümsüyordum. O da, menekşe teyze de, babaannem de, diğer bütün kadınlar da huzurluydu. İşte böyle birkaç yerde daha durduk. Yolumuz üzerinde ne kadar türbe, ne kadar yatır, ne kadar dede, ne kadar ermiş varsa hepsine uğradık. Kadınlar neredeyse her yatır sandukasına yanlarında getirdikleri renkli ve çoğunlukla kırmızı tülbentleri sarıyorlardı. Bunu garip bir ciddiyetle, saygıyla yapıyorlardı. Sürekli ilginç hikayeler dinledim, garip şeyler, garip olaylar, başka dedeler, başka ermişler ve başka yatırları duydum. Her bir dedenin, her bir ermişin, her bir yatırın ayrı meziyetlerini, mucizelerini, iyiliklerini dinledim. Taştan su çıkaranlar, taşları ekmeğe çevirenler, yağmur yağdıranlar, çocuk verenler, kuş olup uçanlar ve daha niceleri. Onları çok sevdiğimi düşündüm. Otobüs Ödemiş’e, Birgi’ye doğru gidiyordu. Osmanlının değil, Selçuklunun Birgi’sine doğru ilerliyordu. Tek bir Arapça dua okunmaksızın, Türkçe dualarla, Türkçe ilahiler eşliğinde ilerliyordu. Ne bir kuran ayeti vardı, ne de başka birşey. Namaz da…

bb

Derken Birgi’ye, Birgi Dedenin büyük türbesine vardık. Belki bizimkisi gibi başka otobüsler de vardı. Uzun, çok uzun, yüzlerce selvi ağacının göğe uzandığı büyük mezarlığın ortasına geldik. Herkes, tüm kadınlar türbeyi ziyaret edip dualar etti. Kalabalık, büyük bir curcuna vardı. Büyük mezarlığın içine rengarenk yüzlerce kilim serilmiş, koca bir kalabalık, heryerde yemekler pişiyor, çocuklar etrafta koşturuyor, eski uzun mezartaşlarının arasında salıncaklar kurulmuş bebeler sallanıyor. Her yer yemyeşil çimenlerle, çiçek kokusu ve uzaklardan gelen kurumuş ot kokusuyla kaplıydı. Üzerine çaput bağlı selviler vardı. Sonra insanların kayrak taşından yapılmış simsiyah, yazısız, eski ve çok uzun bir mezar taşının başına toplandıklarını gördüm. Çoluk çocuk herkesin bu uzun mezar taşının başında sıraya girdiğini görünce biz de merak edip annemle birlikte sıraya girdik. Dediler ki, her kim bu siyah ve uzun mezar taşının başında eski bir demir parayı mezar taşına eliyle koyup yapıştırabilirse bir dileği kabul edilecekmiş. Daha önce belki de binlerce kez denendiğinden ortası aşınmış mezar taşına para yapıştırmayı denedik ama olmadı.

Büyük bir selvi vardı. Tüm dalları yüzlerce dere taşıyla dolmuş uzun mu uzun bir selviydi. İşte bu taşlar dilek taşlarıydı. Ağaçtan düşmemiş her taş kabul olmuş bir dilek demekti. Burada dilekleri ağaçlar, dedeler ve ermişler kabul ediyordu. Kim olduklarını bilmediğimiz, görmediğimiz ama hep etrafımızda hissettiğimiz. Çok eski zamanlardan, Asya’dan bizimle gelen, peşimizi bırakmamış, bizden vazgeçmemiş, etrafımızı sarmış, bizi koruyan, bizi gözeten, eski inançlarımızın, geleneklerimizin, korkularımızın, öz benliğimizin, uzak bozkırlarımızın kırıntılarıydı onlar. Tarihin gördüğü en büyük yangının külleriydi onlar.

Orada, uzun selvilerin altındaki sayısız eski mezartaşının arasına serilmiş renkli kilimlerin üzerinde hiçbir zaman unutamayacağım garip bir mutluluğu yaşadım. Orada daha farklı ve şimdilerde ne yazık ki hatırlayamadığım, belki de birçoğu yitip gitmiş, daha garip ama bir o kadar güzel şeyler vardı. Genç yaşlı birçok insan, çocuklar, aileler kuş sesleri ve su sesleri içinde yazısız, birçoğu halen dimdik duran, bazıları yan yatmış çok eski zamanların, atalarımızın, dedelerimizin mezartaşlarına sarılıp, bir yumak olup, döndük. Eski mezartaşları arasında hiç durmadan pişen, bir oraya bir buraya giden, paylaşılan yemekler, içecekler, kavrulmuş etler. İşte böyle akşama, ta ki otobüs yavaş yavaş tekrar dolana kadar sürdü herşey.

Otobüs dönüş yoluna girdiğinde sabahkinden farklı olarak bu sefer bir sessizlik vardı. Fakat o garip huzurdan hiçbirşey eksilmemişti. Aksine herkes daha da huzurlu, mutlu ve emindi. Cızırtılı hoparlörlerden Yunus Emre şiirleri okundu. Uğranılacak son bir yer vardı. Otobüsün ince bir dağ yolu boyunca, kıvrıla kıvrıla uzunca bir süre yokuş yukarı çıktığını hatırlıyorum. Sonra aniden durduk. Yine aynı hepimiz otobüsten aşağı indik. Yamaçtaki iki büyük ağacı gördüm. Dalları her renkten kumaşlarla, çaputlarla bağlı ağaçları. Dalları bağlanmış binlerce çaputla dolu ağaçlara birer çaput da bizimkiler bağladı. Dilekler dilendi. Sanki herkesin dileği gerçekleşecekmişçesine, herkes mutlu, herkes umut dolu. Hareket eden otobüsün arka camından dilek ağaçlarına son bir kez baktım. Her biri sanki uzun boylu birer ermiş, birer dedeymiş gibi. Ağaçların uzaklaşan görüntülerini izlerken az önce dilediğim dilekleri onlardan bir kez daha diledim. O an ağaçların her dileği gerçekleştireceklerine inandım. Ağaçların dünyanın en bilge dedeleri olduğunu düşündüm.

Şimdi, seneler sonra, atalarımızın ve dedelerimizin yolundan çıkıp, arabın yoluna girdikten sonra, mezarlarımıza düşman olduktan, toprağı, ağaçları, çadırlarımızı, gökyüzünü ve dağları reddettikten sonra. Dedelerimiz de, yatırlarımız da, ermişlerimiz de, ağaçlarımız da, hepsi birer birer bizi terk etti.

orman

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.