ne biçim şeyler…

Baba…

zrgn22
İzmir’de, her yıl yaz mevsiminin sonlarında gittiğimiz küçük çadır kampındaydık. Yaşım henüz 14 veya 15’ti. Küçük el oltamı almak için koşarak çadırın içine girdiğimi hatırlıyorum. Annem çadırın önünde oturmuş, yemek yapmak için önündeki tepsiye birşeyler dilimliyordu. Ama yemek benim umurumda bile değildi, koşup çadırın içindeki küçük el oltamı bulmam lazımdı. Uzaktaki iskelede beraber oturduğumuz bir abiden uzun uzadıya nasıl balık tutulacağını öğrenmiş, işin püf noktalarını uzun uzadıya dinlemiştim. Üstelik o abinin yaptığı gibi yem olsun diye oltanın ucuna takılacak küçük ve ölü bir balığım da vardı. Sadece bir tane; küçük ve ölü bir balık. Tek yapmam gereken bu balığı iğneye takıp, suya fırlatmak ve sanki canlıymış gibi yavaş yavaş suyun yüzeyinden çekmekti. Böylece zarganalar onu canlı ve yaralı bir balık sanacak ve zokayı yutacaklardı. Çadırdaki oltamı bulup hemen ben de yakalamalıydım. Hem de bizim iskelemiz daha büyük, daha güzeldi. Koşarak, büyük bir heyecanla çadırın içine girdim. Babam çadırın içine serili yer yatağında yatmış uzanmıştı. Ben heyecanla içeri girip ortalığı karıştırmaya başlayınca “Ne oldu oğlum, nedir bu acelen” demişti. “Baba çok balık var, ben de yakalıycam” demiştim. Sonra nasıl olduysa “ben de geleyim seninle, beraber yakalayalım” dediği zaman şaşırmıştım. Sonra çadırın derinliklerinden oltamı bulup çıkardım. Çok heyecanlanmıştım çok. Çünkü bu sefer mutlaka bir balık yakalayacaktım. Ama babamın benimle gelecek olmasına daha çok şaşırmıştım. Babamla beraber çadırdan çıkarken annem nereye gittiğimizi sordu, balık tutmaya dedik. Annem de şaşırmıştı, annemin yüzündeki garip ifadeden anlamıştım bunu. Şaşırmıştı; çünkü Babam henüz 37 yaşındayken gözlerini kaybetmişti, görmüyordu.
Yazın sıcağında, babamla birlikte, kurumuş otların kapladığı kamp yolundan, biraz ilerideki tahta iskeleye doğru elele tutuşarak yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Babam da heyecanımı hissetmişti. Nasıl tutacağımızı sordu, ben de yol boyunca heyecanla anlattım. Sonra tahta iskeleye vardık, elele tutuşup yukarıya çıktık. Uzun tahta iskelenin ucuna vardığımızda iskelede sadece baba oğul iki kişiydik. Sanki o küçük zaman diliminde, o küçük tahta iskele, sadece o an için, ikimiz için, babam ve benim için vardı. Baba oğul, uzun ve gıcırtılı tahta iskelenin bir ucunda ayakta dikeldik. Halen eleleydik. Elimi bırakıp “hadi tak yemi” dedi. Küçük ölü balığı iğneye taktım. “At” dedi. Ucundaki iğneye küçük, ölü bir balığın takılı olduğu misinayı gücüm yettiğince havada çevirip en ileriye doğru fırlattım. Sonra misinayı yavaş yavaş çekmeye başladım.

Bir iki atıştan sonra yan yatmış ölü balığın etrafında birkaç zargana belirdi. Onları yemin etrafında görmek bile yeterdi. Kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu. Babama anlatıyordum “geldiler baba, geldiler, geldiler” diye heyecanla. Derken oltayı uzağa doğru her atışımda küçük balığın etrafında birer ikişer zarganalar belirmeye başlamıştı. Heyecandan neredeyse ölecektim. Babam da heyecanımı hissediyor olacak ki; o da benimle birlikte heyecanlanıyordu, hissediyordum. Ölü balığa temkinle yaklaşan zarganalar yemi aldı alacak, iskelenin ucuna kadar yaklaşıp geri dönüyorlardı. Belki de iskelenin ucunda heyecanla hoplayıp zıplayan, babasına birşeyler anlatan çocuktan korkuyorlardı. Bilmiyorum…

İnce uzun zargana bizim küçük balığa her yaklaştığında “geliyor baba, geliyor, işte şimdi alacak” diyordum. Aynı heyecan saat boyunca devam etti, zargana her defasında yemin yanıbaşında beliriveriyor, sonra da geriye dönüyordu. Ne olurdu bir tanesi yemi alsa ya? Zarganalar yavaş yavaş bize doğru gelen yeme her yaklaştığında ha şimdi alacak, ha şimdi alacak diye yumruklarımı sıkıyordum. Derken yemi her attığımda zargana önce yeme doğru yaklaşıyor ama sonra korkup yemi almaktan vazgeçiyor yavaş yavaş yemden uzaklaşıyordu. Babam merak içindeydi. Sürekli soruyordu. Sonra ne olduysa aniden “ver bakalım bir de ben deneyeyim” dedi. Bu sefer ben atıyor, babam yavaş yavaş çekiyordu. Her defasında yemin yakınına kadar gelip aniden ürkerek geri dönen zarganaları suyun yüzeyinde görüyor, heyecanla babama anlatıyordum. Bu sefer oltanın diğer ucunda babam olduğundan o da benim kadar heyecanlanıyordu. Sürekli “Geldiler mi” diye soruyordu. Derken işte, beklenen oldu, o bir tanesi aniden küçük balığı yakalayıp uzaklaşmaya başladı. Heyecandan babama son gücümle sarılarak “yakaladık işte yakaladık baba” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Babama sarılmış bırakmıyordum, bir yandan o hengame ve sevinçle ya iskeleden düşerse diye de çok korkuyordum. Zargana küçük balığı ağzına almış, iğneye takılmış, suyun üzerinde bir kırbaç gibi çırpınıyordu. Dönüyor, batıyor, çıkıyor, parlayıp sönüyordu. Güzel de bir zarganaydı. Babam da oltanın ucundakini hissetmiş olacak, donup kalmıştı. İkimiz de bağırıyorduk. Babam heyecanla çekiyordu, “geldi mi Nebi” diyordu “geldi mi?” , “yakaladık baba yakaladık onu, çek” diyordum. Zargana suyun üzerinde bir yılan gibi çırpınıyordu. Bir ara iskelenin arkasındaki yoldan geçen birkaç insanın garip bakışlarını gördüm. Herhalde o küçük, tahta iskelede neler olup bittiğine anlam veremiyorlardı. Bu kumkumanın içerisinde o küçük tahta iskele, ben, babam, ölü balık ve o zargana balığı sanki birbirimizle örülmüştük. Sanki dünyada sadece ben, babam, ölü balık ve o zargana vardı. Koca dünya sanki sadece o küçük tahta iskeleden ibaretti. Ta ki zarganayı iskelenin biraz yakınına doğru getirmişken, nasıl olduysa iğnenin ucundan bir anda kurtulana kadar. İlk başta yine de inanamadım ama boş iğneyi iskeleye doğru gelirken görünce donakalmıştım. Babam halen çekiyordu. “Gitti baba” dedim “gitti”. “Yapma ya” dedi. Sonra ikimiz de donakaldık. Sıcak ve heyecandan terlemiş, iskelenin ucunda birer put gibiydik. Zaman durdu derler ya, işte öyle olmuştu. Zargana, oltanın ucundaki küçük balığı da alıp götürmüştü. Artık yapacak hiçbir şeyimiz, ikinci bir şansımız da yoktu. Kısa bir süre iskelede kalıp yine aynı geldiğimiz gibi, toprak yolda elele tutuşarak çadıra doğru yürümeye başladık. Yol boyunca zargananın oltanın ucundan nasıl gittiğini en ince ayrıntısına kadar anlattım babama. Suyun üstüne nasıl çıktığını, nasıl çırpındığını, kılıç gibi parlayıp söndüğünü, misinayı nasıl da gerdirip, bir sağa bir sola götürdüğünü anlattım. Ona herşeyi her zaman en ince ayrıntısına kadar anlatırdım. O sordukça ben anlatırdım. Ben anlattım, o sordu. Sonra ikimiz de birden sustuk, hiç konuşmadık. Ben yol boyunca kaçan zarganayı düşündüm. Ah keşke kaçmasaydı ya, hazır da annem yemek pişirirken onu da pişirseydi. Hep birlikte zarganayı yerken babamla övünüp sevinseydik. Ah işte…

Çok çok sonraları, aradan yıllar geçtikten sonra anladım ki canım babam, gözlerin değil ama kalbin çok iyi görüyordu. Anladım ki; aslında balık da değilmiş asıl mesele. Aynı son hafta, hastanenin bahçesinde tekerlekli sandalyende otururken, “baba annem geliyor” dediğimde uzaktan bize doğru gelen annemi görmüş gibi yapıp, gülümseyerek “Meral” diye seslenip, el salladığın gibi. Dünyanın en iyi, en mükemmel, en anlatılamayacak babasıydın. O elmas gibi parlak, dünyanın en güzel gözleriyle uzaklara, sonsuzluğa doğru bakan bakışlarını hiçbir zaman unutamam. Hiçbir şey gidişinle birlikte, beni de bu kadar götürmedi baba. Ruhun şad olsun…

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.