ne biçim şeyler…

Likya’da köy evleri serisi – 2

GOPR9959Onu geçtiğimiz bahar eski bir köy yolunda ilerlerken gördüm. Terk edileli çok fazla olmamış anlaşılan. Belli ki çatısı da birkaç kez onarılmış. Mavi renkli tahta oyma pencereleri de gözlerini çoktan kapatmış. Sanki yanıbaşındaki küçük yoldan arada bir geçen arabaları, traktörleri görmek istemiyormuş gibi bir hali var. Sanki son bir umutla halen sahibini bekliyor gibi duruyor. Yer yer çatlak duvarları, kırık kiremitleriyle, başını bir yana eğmiş, yaralı gibi. Bahçesinden ona bakarken rüzgar öyle bir esiyordu ki; sallanıp duran kurumuş otlarla birlikte terkedilmişliğinin şarkısını söylüyordu. Kimbilir bir zamanlar bahçesinde kaç çocuk koşturdu? Sabahın karanlığında, çatıya çıkmış bir horoz nasıl da yırttı sessizliği? Kaç tilki, kaç tavuk çaldı? 
Çok eski bir kapısı vardı. Bir de bahçesinde limon ağacı, kimsecikler ellememiş, her dalında onlarca limon vardı.
Bir tarafı bir yanına yatmış, sert bir kış gecesi belki de çatı kenarlarında kırlangıç yuvalarıyla birlikte yıkılıp gidecek.
Köy evleri ne güzel yapılardır? Küçücük bir çekirdek gibi, yaşamla, doğayla, insanla, hayvanla, kurumuş otlarla yumaklanmış, sarmalanmış. Ne kadar alçakgönüllü yapılar onlar? Hangi ev, hangi mimari yapı onlar kadar yuvadır? Hangi ev terkedildiğinde onlar kadar boştur?
İhtiyar Likyalılar işte. Sanki an gelecek zaman duracak, uzun bir gıcırtıyla yavaş yavaş bir penceresi açılacak, aniden, yaşlı sahibi bakacak uzaklardan geçen insanlara. Bir şeyleri bekliyormuş gibi, yıkılmayı, çürümeyi, yok olmayı, toprak olup gitmeyi. Likya’nın en güzel heykelleri onlar, hele ki terk edilmişleri…

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.