ne biçim şeyler…

Derin Mevzu; Filler ve Anadolu 3 – “Fetret”

trn2Yazının birinci ve ikinci bölümü için tıklayınız.
Babasının ardından Anadolu’ya bir yıldırım gibi düşmüştü, Yıldırım Bayezid. İmparatorluğunun daha ilk yıllarından itibaren neredeyse Anadolu’daki tüm Selçuklu İmparatorluğu topraklarına sahip olmuştu. 1385 yılında taht mücadelesi adına öz kardeşi Savcı Bey’in gözlerine mil çektirerek kör ettirdi. Çok geçmeden kardeşi Savcı Bey öldü. Bu olay ardından Kosova meydan muharebesi sonrasında babasının Sırplar tarafından öldürülmesi sonucu, savaş alanında taç giydi ve o esnada düşmanla çarpışmakta olan diğer kardeşi Yakup Bey’i acilen çağırttırıp, savaş alanındaki bir çadırın içerisinde boğdurarak öldürttü. İki kardeşini de taht mücadelesi yolunda elimine eden genç Bayezid artık Osmanlının tek hakimiydi. Daha sonra Germiyan Beyinin kızıyla evlenmiş ve bu sayede güçlü bir Anadolu Beyliği olan Germiyanoğullarının topraklarında hak sahibi olmuştu. Konya, Karaman, Antalya, Niğde, Tokat, Sivas, Kastamonu’ya kadar Anadolu’daki birçok kaleyi kendisine bağlamayı başarmıştı. Önünde henüz fethedilmemiş bir İstanbul ve halen hristiyan şövalyelerin ellerinde tuttukları İzmir kalesi vardı. Avrupa’ya da aynı Anadolu’ya düştüğü gibi düşmüştü Yıldırım. Osmanlılar, Bosna ve Macaristan’a sürekli akınlar düzenliyor, bölgede yeni topraklar elde ediyorlardı. İstanbul, namı diğer Konstantinopolis’i tam 7 yıl süren bir kuşatmaya almıştı ki neredeyse düşecekti.
Avrupanın her yanından, Macaristan’dan, Almanya’dan, Fransa’dan, Rodos adasından dahi, Avrupa’nın en iyi zırhlarını kuşanmış binlerce şövalye ve başlarındaki soylular, Yıldırım’ı yok etmek için birleşip Niğbolu önlerine kadar dayanmışlardı. Ama hiçbir şey değişmedi. Yıldırım, 25 Eylül 1396 yılında Niğbolu’da tüm haçlıları son şövalyeye dek kılıçtan geçirdi. Sadece Avrupa’da değil, Anadolu da nasibini almıştı. 1398 Akçay Muharebesinde kendisine bağlı Sırp birlikler sayesinde Karaman’da binlerce Türkmeni kılıçtan geçirip Karamanoğullarının İç Anadolu’daki hakimiyetine son vermişti. Hiçbirşey burada bitmedi. Büyük Niğbolu zaferinden sonra Atina’ya girdi. Karşı kıyılara, Yunan anakarasına ilk kez bir müslüman fatih ayak basıyordu. Artık Avrupa titriyordu. Yıldırım’ın Avrupa’ya düşmesine çok az kalmıştı. Ve günümüze kadar gelmiş, o bilindik cümle dudaklarının arasından hırsla döküldü “Atım yemini Roma’da, Saint Pierre Kilisesinin sunağında yiyecek” dedi. Ve islam halifesi Yıldırım’ı “Sultan-ı İklim-i Rûm” ünvanı ile Roma ülkesinin büyük sultanı ilan etti. Peki 1 milyon kilometre karelik topraklara sahip bu müthiş gücün önüne kim geçebilirdi?

İşte bu sorunun cevabı şimdi, 1402 yılının 28 Temmuz sabahında, Ankara’da, Çubuk ovasının sonsuz düzlüğünde, sıcak rüzgarın tam da kurumuş dudaklarına estiği yerde, ileride, birbirine vuran binlerce kösün, davulun ve dalgalanan yüzlerce bayrağın, arada bir uğuldayan o garip boru sesinin, şakırdayan kılıçların, kısrak kişnemelerinin, birbirlerine kalın zincirlerle bağlı, Hindistan’dan Semerkand’a, oradan da Anadolu’ya gelmiş, tamı tamına 32 filin ardından Ona bakıyordu. Yıldırım, Timur’un savaş düzeni almış korkunç büyüklükteki ordusunu Çubuk Ovasının diğer ucundaki tepecikten ilk gördüğünde, belki de hayatı boyunca yaptığı en büyük hatanın farkına vardı.
İşte şimdi burada, tam da buraya gelene kadar, ovanın diğer ucundaki siyah ve korkunç manzarayı görene kadar, düşmanını fazlasıyla küçümsediğini düşündü. Timur henüz Anadolu’ya girmeden çok önce, yüzden fazla casus sayesinde Osmanlının kalbine zehirli hançerini sokmuştu. Casuslar Anadolu’da yaydıkları söylentilerle Yıldırım’ın Timur’u küçümsemesini sağlamışlardı. Ovanın diğer ucunda henüz yeni kıpırdayan muazzam orduyu ilk gördüğünde kalp atışlarının sesi, göğsünü koruyacak zırhın dışından bile duyuluyordu. 28 Temmuz sabahı, estiği her yeri kurutarak ilerleyen o sıcak rüzgar yüzüne her vurduğunda susuzluğu daha da artıyordu. Sabahın erken vakitlerinde ordusuna sonradan dahil olan Anadolu Türklerinin ve Tatarlardan oluşan okçu birliklerin kendisini terkedip karşı tarafa geçtiği haberi herşeyi altüst etmişti. Onları çoktan ezmeliydim diye düşündü, yumruklarını sıkarken. Her birini tek tek ezip, beşikteki bebeklerine kadar atıma çiğnetmeliydim dedi kendi kendine. Sonra Anadolu’yu düşündü. Bu garip, uğursuz toprakları düşündü. Bu toprakların insanlarını düşündü, hepsinden, her birinden tek tek nefret ettiğini düşündü. Kuşundan, böceğinden bile. Sonra bir an gözlerini kapatıp annesini düşündü. Henüz çok küçükken, annesi Marya’nın kucağında sessizce kulağına fısıldadığı Bulgarca ninnileri duyar gibi oldu. Huzurla uykuya dalışını anımsadı, gülümsedi. Sonra o sıcak rüzgar tekrar esti, daha da sıcak. Uzaklardan belli belirsiz gelen davul sesleri Bulgarca ninnilere karıştı. Birden irkilerek Çubuk Ovasına geri döndü. Sıcak rüzgar esiyordu. Öyle bir rüzgar ki; çok uzaklardan kös seslerini, davul seslerini, ter kokusunu, kekik kokusunu, buğday kokularını, at kişnemelerini, bebek ağlamalarını, mızrak başlarının, ok yaylarının, mancınık urganlarının sesini getiriyordu. Hele ki o arada bir öten savaş borusu. O nasıl bir sesti ki daha önce hiç duymamıştı? Niğbolu’da, Edirne’de, Bursa’da, Sırpların, Bulgarların topraklarında, Atina’da, Karaman’da, Tokat’ta. Hiçbir kalede, hiçbir kuşatmada böylesine tüyleri diken diken eden bir ses daha duymamıştı. Korkuyor muyum? diye sordu kendi kendine. Korkuyorsun işte dedi içinden bir ses. O sesi her duyduğunda korkuyorsun dedi.

Asya’nın sesiydi onu korkutan. Binlerce askerinin, kayınbiraderi Sırp Stefan Lazareviç’in ve kendisine bağlı binlerce Sırp’ın tüylerini diken diken o ses, Asya’nın sesiydi. Uzak bozkırların, sonsuz düzlüklerin sesiydi. Türkler’in, Anadolu’nun, Semerkand’ın, Belh’in, içinde tek bir köpeğin, kedinin bile yaşatılmadığı, yakılmış, yıkılmış Şam’ın, minarelerinde imamların asıldığı Bağdat’ın, canlı canlı gömülerek öldürülen dört bin Ermeni süvarinin, 60.000’den fazla kesik başla inşa edilen kulelerin, dümdüz edilip arpa dikilen onlarca şehrin, yangınların sesiydi. Timur’un sesiydi. Korkuyorlardı, hepsi korkuyorlardı. Sıcak rüzgarla birlikte o sesi her duyduklarında korkuyorlardı. Atım yemini Roma’da yiyecek dedi, Saint Pierre Kilisesinin sunağında. Ama ya Anadolu? Yıldırım Bayezid. Anadolu’yu ezip geçmiş, yüzünü Avrupa’ya dönmüşken, reddettiği Anadolu Türkleri’yle hesaplaşma vakti gelip çatmıştı. Şimdi karşısında savaş tarihinin gördüğü en korkunç ordu vardı. Orta çağın en büyük savaşı, şimdi tam da önünde, yukarıdan baktığı bu sonsuz ovanın tam da kalbinde. Kimine göre tam bir milyon insan, kimine göre yarısı. Kaynaklar savaşta çarpışan asker sayısına dair farklı rakamları savunuyorlar. (Bana göre kesinlikle 300.000 insandan çok fazlası).

Ovanın bu ucunda, sıcak rüzgarda dalgalanan yaban başaklarının ardında, anlatılması güç, tarifi belki de imkansız bir ordu vardı. Sayısı 300.000’den fazla asker gözlerini kısmış ovanın diğer ucuna bakıyorlardı. Kös seslerinin, davul seslerinin içinde yüzen, coşkuya kapılmış, tüyleri diken diken olmuş 300.000 asker ovanın diğer ucuna bakıyordu. Timur atının üzerinde dimdik, gözlerini karşı tepeye dikmiş, belli belirsiz bir gülümsemeyle Osmanoğlunun savaş düzeni almakta olan birliklerine bakıyordu. Demir miğferinin tepesindeki tüy sıcak rüzgarda ileri geri yalpalıyordu. Dalgalanan rengarenk bayraklar arasında onlarca Anadolu Türk Beyliği flaması da vardı. Beyliklere ait birliklere komut veren Türk komutanların son bağırışları duyuluyordu. Anadolu Timur’un etrafına sarılmıştı. Timur, Anadolu için adalet demekti, kardeşlik demekti, gökyüzü demekti, eski tanrıları, ruhları, ataları demekti. Nefretle, intikam ateşiyle bakıyorlardı Osmanoğlu’nun belli belirsiz kıpırtılarına. Her biri, tek tek, karşıya, ovanın diğer ucuna, Osmanoğluna doğru vızıldayarak giden birer ok gibi saplanmak istiyorlardı. Sanki yüzyıllardır bekledikleri, layık oldukları, içinde sıcak rüzgarla savrulmak istedikleri zaman gelip de önlerinde durmuştu. Anadolu Türkleri intikam ateşiyle yanıyordu. Öldürülen, tecavüz edilen, hor görülen, toprakları yağmalanan, dağlara sürülen, çamura batan binlerce Türk, Osmanoğlunun karşısına dikilmişlerdi. Savaşın şarkısı ovanın bu tarafında çoktan mırıldanmaya başlamıştı. Malatya, Besni, Antep dümdüz edilmişti. Halep içinde tek bir canlının bile yaşamadığı bir yerdi artık. Hama ve Humus’u arpa tarlasına dönüştürdüler. Ve tarihin, ortadoğunun parlayan şehri Şam. Şam’da ayakta kalan tek bir bina bile yoktu artık. Ardından Bağdat. Bağdat’da kalbi atan hiçbir canlı kalmadı. Ve işte tarihin belki de gördüğü en büyük savaş gücü, şimdi Anadolu’nun kalbinde, Çubuk ovasının sonsuz düzlüğünde verilecek ilk komutu bekliyordu. Kös sesleri, sıcak rüzgarın uğultusuna karışıyordu. Davullar, hepsi birden artık en yavaş ritmi vurmaya başladılar. Bir zaman sonra sadece davul sesleri dalgalandı ovada. Ne bir kuş, ne de bir yılan veya bir sincap. Ovada savaşın şarkısı çalıyor, sessizlik savaş ritmiyle, sıcak rüzgarla kavlanıyordu.

İşte sessizliği yırtan o garip boru sesi 3 defa sıcak havada dalgalandıktan sonra ağır ağır çalan davullar da dahil herşey, tüm ova birden sonsuz sessizliğe gömüldü. Ön taraflardan son bir haykırış duyuldu. Binlerce at kıpırtısız. Timur yumruğu sıkılı sağ elini havaya kaldırdı. O garip ses havaya bir kez daha yayıldı, sonra bir kez daha ve sonra bir kez daha. İsen Buga yönetimindeki 32 fil ileriye, orta çağın en büyük savaşının ortasına doğru koşmaya başladı. Ve davullar tekrar bir depremi andırırcasına gümbürdemeye başladı, ağır ağır. Çubuk ovası sanki yüzyıllardır bu anı beklermişçesine dalgalanmaya başladı. Kös sesleri, davul sesleri sanki bütün dünyayı, bütün evreni doldururmuşçasına dalga dalga yayılırken, sağ kanat ve sol kanat ilk adımlarını atmaya başladılar. Ordunun merkezinde Timur, Mirza Ömer Şah ve Mahmud Han bulunuyordu. Timur’un ordusunun en önünde, İsen Buga’nın yönettiği fil kıtası bulunuyordu. İşte bir kez daha, Timur savaş sanatının kitabını yazmaya başlamıştı.

Osmanlı ordusunun sol kanadında ise Şehzade Süleyman vardı. Sağ kanatta ise Yıldırım Bayezid’in babası Sultan Murad’ı öldüren Sırp şövalyeler savaşıyordu. Fakat bu sefer tam tersi Yıldırım Bayezid için savaşıyorlardı. Sırp birliklerini Yıldırım Bayezid’in kayınbiraderi Stefan Lazareviç komuta edecekti. Merkezde Sultan Bayezid ve diğer 3 oğlu İsa, Musa ve Mustafa vardı. İlk hareketlenmeyi Timur’un sağ kanadında gören Osmanlı ordusu ileriye doğru atıldı. İlk kez fil gören Osmanlı atları ürkerek ordu içerisinde büyük bir kaos oluşturdular. Fillerden ürküp kaçışan binlerce at kontrol edilemiyor ve Timur ordusundaki Türklerin okları altında can veriyorlardı. Ve dişlerine paslı kılıçlar bağlı 32 fil önüne gelen herşeyi ezip geçiyordu. Savaş güneşin altında akşama kadar devam etti. Timur’un ağırlıkla atlı birliklerden oluşan ordusu, Yıldırım’ın piyadeleri karşısında kaçınılmaz bir başarı sağladılar. Savaş alanının uçsuz bucaksız düzlüğü, atlı birliklerin ezici üstünlüğünü daha da arttırıyordu. Savaş son şiddetiyle devam ederken Timur’un askerlerinin Türkçe haykırışlarından etkilenen Osmanlı ordusundaki bir kısım Türk asker de, Yıldırım’ın Sırp birlikleriyle yan yana savaşmaktansa geri çekilmeyi tercih etti. Birçoğu da Sırp birlikleri kılıçtan geçirmeye başladılar. Çubuk ovası kanla sulandı. Beklenenin aksine, Timur tarafından kısa sürede kazanılan Ankara savaşı, Osmanlı tarihindeki en büyük yenilgilerden birincisi oldu. Osmanlı ordusu neredeyse tamamıyla kılıçtan geçirildi. Şehzade Süleyman savaşın kazanılamayacağını anladıktan sonra savaş alanından kaçtı. Daha sonra Şehzade İsa ve Mehmet savaş alanından kaçtılar. Yıldırım Bayezid ise ovanın yakınlarındaki bir tepede savaş alanından kaçarken çevrelenip yaralı bir şekilde yakalandı. Ve geriye kalan tek şehzade, Musa’da ilerleyen zamanlarda yakalanarak esir edildi.
58436432Şema, bir İngiliz tarihçi tarafından çizilen Ankara savaşı

Ve 28 Temmuz akşamında Osmanlı ordusu tamamen yok edilmiş ve Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid, demir bir kafese hapsedilmişti. Savaş alanı, sanki tam orta yerine dev bir meteor düşmüşçesine sessizdi. Timur ordusunu birkaç kola ayırıp Batı Anadolu’ya doğru hareket ettiğinde ardında uçsuz bucaksız bir ölüm tarlası bıraktı. Ertesi günün sabahı, içerisinde Yıldırım Bayezid’i taşıyan kafes, Konya Akşehir’e doğru yola çıktı. Demir kafes hakkında tarihçilerin bir kısmı çatışmaktadır. Bazılarına göre demir kafes zamanında kullanılan tahterevanın diğer bir ismiydi. Fakat bana göre savaş öncesi birbirlerine ağır hakaretlerle dolu mektuplar gönderen iki taraf için de böyle bir önlem olasıdır. Rakiplerine ve düşmanlarına hiçbir zaman acımamış ve gereken her türlü cezayı gözünü bile kırpmadan veren Timur’un savaş sonrası yanında bulunan ve Yıldırım’dan neredeyse nefret eden Anadolu Türkleri tarafından böyle bir şekilde cezalandırılmış olabileceğini düşünüyorum. Fakat Timur ve Anadolu için hiçbir şey burada bitmedi. Osmanlı devleti kendi tarihinden neredeyse 100 yıla yakın bir süreliğine silineceği Fetret devrine girdi. Timur buradan sonra vakit kaybetmeden, ordusuyla birlikte kışı geçireceği İzmir’e doğru hareket etti. Fakat İzmir’den önce Anadolu’da yapılacak çok şey vardı. Anadolu, geçireceği en garip dönemlerden birisine o akşam girdi. Sonuçları günümüze kadar yansımış, etkilemiş bir savaşın bitmeyen hikayesiydi bu. Kanla sulanan bir çiçeğin açmadan önceki ilk kıpırtılarıydı.

Aşağıdaki yağlıboya tablo Stanislaw Chlebowski tarafından 1878 yılında çizilmiş, Yıldırım’ın Timur ile savaş sonrası ilk karşılaşmalarını betimlemektedir.

Devam edecek…

1024px-Chlebowski-Bajazyt_w_niewoli

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.