ne biçim şeyler…

Likya’da köy evleri serisi – 1

DCIM100GOPROBazen rastgele bir yol kenarında, bazen içinden geçtiğim köylerde, terkedilmiş, bazıları ise neredeyse yıkılacak seviyeye gelmiş çok güzel köy evleri görüyorum. Onlara rastladıkça fotoğraflamayı seviyorum. Bu evler ve bu anlayış birgün yitip gidecek fakat ben bu muhteşem yapıların fotoğraflarını biriktiriyorum. Bunlar şarap gibi, yıllandıkça, eskidikçe, çürüdükçe güzelleşmiş, artık bir ev değil de sanki yok oluşun, yitip gitmenin veya bir zamanlar yaşanmış hayatların heykellerine dönüşmüş yapılar. Sanki her an eskimiş, çürümüş kapısından dışarı kendisi gibi yaşlı sahibi çıkacakmış gibi duruyor bu garip evler. Kimbilir bir zamanlar nasıllardı ki içlerinde ne hayatlar yaşandı, kimler geldi kimler geçti bahçelerinden. Kimbilir yapıldıkları ilk zamanlar sahibi üstüne nasıl da titredi. Kimbilir bahçesindeki ocakta nice ekmekler pişti. Kaç köpek bekledi geceleri bu evi. Bu evlerde hiçbir zaman bildiğimiz evler gibi elektrik kullanılmamış. Bu evi bahçesindeki küçük tahta masanın üzerinde veya giriş kapısının hemen yanıbaşında hep bir fener aydınlattı. Düşünüyorum da; bu küçük evin güzel avlusunda ne uykular uyunmuştur acaba? Ne geceler, ne gündüzler? Köy evlerinin bir insanın yaşamı için tasarlanmış mükemmel yapılar olduklarını düşünüyorum. Basit ve minimal bir mimari. Ağaçlarla, kuş ve cırcır böcekleriyle, rüzgar sesiyle, güneşle ve gölgeyle sarılmış, yumaklanmış yapılar bunlar. Ve işte; eskimiş, çürümüş hatta terkedilmişleri bile birer heykel gibi. Günümüz insanının aptal modern mimari anlayışının aslında gitmek istediği yer işte tam da burası. İnsan yaşamı, bir evle ne kadar bütünleşebilir? İşte bu kadar. Hayır, onları birer köy evi oldukları için sevmiyorum. Onlar yaşamla, insanla ve toprakla bütünleştikleri için seviyorum. Bir arkadaşım geçen günlerde güzel bir söz söylemişti bana;
“zenginlik bağırır; servet ise fısıldar”.
İşte onları kulağıma fısıldadıkları için seviyorum.

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.