ne biçim şeyler…

Derin Mevzu; Filler ve Anadolu – 2 “Ankara Savaşı”


Yazının birinci bölümü için tıklayınız.
Derin Mevzu; Filler ve Anadolu – 2 “Ankara Savaşı”
1402 yılı, 28 Temmuz sabahı… Ovanın diğer ucunda bulunan 100.000’den fazla asker (bu rakamın 170.000 olduğunu söyleyen kaynaklar da vardır), havada dalga dalga yayılan o garip borunun sesini ilk kez duyduklarında içlerindeki ürperti de aynı o ses gibi  dalga dalga vücutlarına yayılıyordu. Uykusuz ve yorgun göz bebekleri küçülmüştü. Üstelik susuzdular. Çadır alanının kilometrelerce çevresindeki tüm su ve yiyecek kaynakları kullanılamaz haldeydi. Birçok asker uzun yürüyüşleri boyunca susuzluktan kırılmış, birçoğu da zehirlenmişti. En çok da korku. Korku gözbebeklerinin içine bile oturmuştu. Ordu, ovanın bu ucunda düzene geçtiğinden beri korku da şimdi aynı hiç durmadan esen o sıcak rüzgar gibi dalga dalga yayılıyordu. Moralleri neredeyse tükenmişti. Ne yüzlerce davul ne de çıngırdayan yüzlerce zil. Artık onları duymuyorlardı.  Açlık, suzuzluk ve korku. Ovanın bu tarafında ölgün ve bitkin bakışlar vardı. Burada ovanın şarkısını sessizlik çalıyordu.

Anadolu’nun dört bir yanından gelmiş, Osmanlı için savaşacak binlerce asker. Aralarında çoğunluğu Niğbolu’da savaşmış, binlerce haçlıyı kılıçtan geçirmiş ve nice kalenin düştüğünü görmüş olanları vardı. Edirne’den Bursa’ya vardıklarında Anadolu içlerinden toplanan diğer ordu koluyla birleşmişlerdi. Ve bu zamana kadar bir defada toplanmış en büyük Osmanlı ordusuydular. İki ayrı kol Bursa’da birleşip 100.000 (Osmanlı ordusunun 100.000, Timur’un ordusunun ise 170.000 kişi olduğunu belirten eski kaynaklar da vardır) kişilik devasa Osmanlı ordusunu oluşturduktan sonra ,11 gün süren uzun bir yürüyüşle bugünkü Ankara topraklarına varmışlardı. İşte ne olduysa herşey bu 11 günlük yürüyüşle başlamıştı. Onlar Anadolu’nun kalbine doğru ilerledikçe korku da içlerinde ilerliyordu. Kulaktan kulağa dalga dalga yayılan söylentiler. Osmanlı ordusu Timur’a doğru yaklaştıkça, Timur’la savaşacaklarını anlıyorlardı. Ama Timur için savaş çoktan başlamıştı ve Timur, haftalar öncesinden öncü birliği olan “korkuyu” Osmanlı ordusunun kalbine sokmuştu. Keşifçilerden ve casuslardan gelen haberler iyi değildi. Diğer yandan, Anadolu içinden toplanan binlerce Türkmen asker, Timur’u ordunun diğer kolundan daha iyi tanıyorlardı. Fakat en büyük sorun ordunun içinde gittikçe yükselen çatırtı sesleriydi. Anadolu içlerinde toplanan kol, Bursa’da, Edirne’den gelen diğer kolla birleşip yürüyüş düzeni aldıklarında içeriden garip sesler yükselmeye başlamıştı. Çünkü Edirne’den Bursa’ya gelen kolun neredeyse büyük çoğunluğu Hristiyan Sırp birliklerinden oluşuyordu ve bu kolun başında Yıldırım Bayezid’in kayınbiraderi Sırp Stefan Lazareviç vardı. Sırp birlikleri ağır zırhlarla donatılmış fakat Anadolu’dan toplanan birlikler yaya ve zayıf donanımlıydılar.

Osmanlı şehzadeleri Anadolu Beyliklerinden toplanan askerleri her açıdan küçümsüyorlardı. Öyle ki bu, savaş alanında Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen Türk askerlerinin kıyafetleri ile alay etmeye kadar varmıştı. Bu durumun temeli; Anadolu beyliklerine ait topraklarda yaşamlarını sürdüren Türklerin gayri sünni olmaları ve yüzlerce yıl önce Orta Asya’dan beraberlerinde getirdikleri birçok inancı halen yaşatıyor olmalarından kaynaklanıyordu. Üstelik Anadolu Türkleri neredeyse tamamen göçebe bir yaşam sürdürüyorlardı. Oysa Osmanoğulları, yüzlerini Avrupa’ya döndükten sonra birçok Türki özelliklerini kaybetmişlerdi. Öyle ki; Yıldırım Bayezid’in annesi bile gerçekte bir Rum olan “Gülçiçek Hatun” du. Üstelik kendisine eş olarak bir sırp prensesini seçmişti. Uzun yıllardan bu yana Ege, Akdeniz ve İç Anadolu’da yaşayan Türk Beylikleri -ki aralarında beylikten daha çok aslında bir devlet olan Karamanoğulları vardı- henüz yeni yeni topraklarını büyüten Osmanlı hanedanı ile çekişme halindeydiler. Bunların başında İç Anadolu merkezli Karamanoğulları, Ege Bölgesinde hakimiyet sürdüren Aydınoğulları ve Germiyanoğulları geliyordu. Bu çekişmenin en büyüğü ise Karamonoğulları ve Osmanlı çekişmesiydi. Karamanoğulları ve Osmanlı arasında geçen Akçay Muharebesinde Yıldırım Bayezid, Karamanoğulları topraklarında yaşayan binlerce Türk’ü öldürmüş ve Karaman topraklarını kendi sınırlarına dahil etmişti. Ordu içerisindeki birçok Anadolulu Türk asker aslında annesi bir Rum olan Yıldırım Bayezid’in safında savaşmak istemiyordu. Çatırtılar her geçen gün daha da şiddetleniyordu. Üstelik Timur, Anadolu Türkleri için her geçen gün daha parlak bir lider konumuna yükseliyordu. Timur çoğu zaman Anadolu’da yaşayan Türkler için, yüzünü Avrupa’ya dönmüş ve bir yandan Avrupa’da ilerlerken, bir yandan da Anadolu’da üstünlük sağlamak için Anadolu Türkleri ile savaşan Osmanlı’dan daha parlak bir gelecek vaad ediyordu. Diğer yandan Anadolu topraklarında yaşayan Türkler Osmanlı’nın ağır vergileri ve askeri yükümlülükleri altında eziliyorlardı. Osmanlı Anadolu’da henüz güçlü bir Türk birliği oluşturamamıştı ve Timur gençliğinden bu yana hayalini kurduğu Turan fikrine Osmanlı’dan daha yakındı. Bunun başlıca sebebi; Anadolu topraklarında yaşayan Türklerin ezici çoğunluğunun Timur etrafında toplanmaya başlamasıydı. Ve bu durum, yaklaşan büyük savaş adına Timur için büyük bir avantajdı. Bu sayede Timur, devasa ordusunu Anadolu içlerinde farklı kollardan, rahatlıkla ve büyük bir süratle ilerletirken ani ve akıllıca manevralar yapabiliyordu. Diğer yandan çeşitli Türk boyları ve beyliklerinden orduya katılan Türkler Timur’u daha da güçlendiriyordu.

Fakat Osmanlı ordusundaki ilk şok, ordu Çubuk Ovasına yerleşmeden önce yaşandı. Yıldırım Bayezid, Timur’la Tokat’ta kendi hazırladığı mevzilerde savaşmak isteyip Ankara’yı geçerek Tokat’ta mevzilenmişken, Timur’un Ankara kalesini kuşattığı haberi geldi. Timur kendisinden çok önce ilerleyen gözcülerinin başarısı sayesinde büyük bir şaşırtmaca gerçekleştirmiş, Yıldırım Ankara’dan Tokat’a kadar ilerlemişken, mükemmel bir stratejiyle güneyden Ankara’ya ilerleyerek Ankara kalesini kuşatmıştı. Ankara kalesinin Timur tarafından kuşatıldığını duyan Yıldırım Bayezid, neredeyse geldiği yolu tekrar geçerek Tokat’tan Ankara’ya doğru hareket etti. Zira Ankara kalesinin düşmesi Osmanlı için neredeyse yok olmak anlamına geliyordu. Timur Osmanlı ordusunun Ankara’ya doğru hareket ettiği haberini alır almaz Ankara kalesi kuşatmasını kaldırdı ve Çubuk Ovasına, aslında kendi savaşmak istediği yere yerleşti. Timur savaş alanını çok önceden kendisi belirlemişti. Yıldırım bu adımla birlikte Timur’un stratejisine yenilmişti. Su ve yiyecek kaynakları açısından tam da istediği bölgeye yerleşen Timur, Çubuk Ovasının sonsuz düzlüğüne çoktan yerleşmiş ve ordusu tüm atları yemlemeye bırakmıştı. Su ve yiyecek kaynakları Timur’undu. Osmanlı ordusunun geçeceği yerlerdeki tüm kaynaklar yok edilmişti. Böylece Timur, henüz savaş başlamadan bir adım öne geçmişti. Timur, askeri dehası Yıldırım Bayezid ile karşılaştırılamayacak kadar büyük bir strateji uzmanıydı. Timur savaş alanını bir satranç tahtası gibi okuyabiliyor, akıllıca manevralar gerçekleştirerek “Dolaylı Tutum” denilen savaş stratejisini diğer ordulardan kat kat daha iyi uyguluyordu. Kaldı ki Timur, gerçek bir satranç tahtası önünde de yenilmez bir satranç ustasıydı (Buna ilerleyen yazılarda mutlaka değineceğim). Zira gerçek bir satranç tahtasının Timur için gerçek bir savaş alanından farkı yoktu. Yıldırım ise belki de ömrü boyunca hiç satranç oynamamıştı.

Tokat’tan hızlı bir yürüyüşle bugün Ankara sınırları içerisindeki Çubuk ovasına gelen Osmanlı ordusu yorgun, susuz ve ilk hamlesini yanlış oynayan bir orduydu.

28 Temmuz 1402 yılının sabahı, Çubuk ovasında esen sıcak rüzgar, ovanın diğer ucuna yerleşmiş ve susuzluktan dudakları kurumuş Osmanlı ordusunun üzerinde hiç bitmeyecek bir kasvet gibi esiyordu. Yaban buğdayları sıcak rüzgarda bir sağa bir sola yalpalarken, uzaklardan gelen o tüyler ürpertici boru sesi rüzgarla birlikte bir kez daha ovada dalgalandı. Fakat asıl büyük şok henüz savaş düzeni almakta olan Osmanlı ordusunun içine düşen bir meteor gibi patladı. Savaş namazından sonra Timur’un ordusunu gözleyen Osmanlı gözcüleri, savaş düzenini çoktan almış olan Timur’un ordusunda, dalgalanan sayısız Anadolu Türk Beyliği flamasını gördüklerinde ilk bakışta gözlerine inanamadılar.  Sıcak ova rüzgarı, yüzlerce flamayı intikam ateşiyle dalgalandırıyordu. Haber, sıcak rüzgar gibi Osmanlı ordusu içerisinde yayılırken, Timur’un ordusundan ilk davul ve kös sesleri göğe doğru yükselmeye başladı.

Derken, sanki Semerkand kadar, Horasan kadar uzaktan geliyormuş gibi öten o garip boru sesi ovada tekrar dalgalandı. Bir kez daha dalgalandı. Ve bir kez daha. Ve ovanın diğer ucunda vurulan yüzlerce davul sesi sıcak rüzgarın da önüne geçti. Orta Asya’dan gelen yüzlerce davul ovada, ovanın daha önce hiç duymadığı bir savaş şarkısını çalıyordu. Boru sesleri, davul seslerine karışıp ovayı titretirlerken, Çubuk ovasında rengarenk kumaşlarla, zillerle süslü, birbirlerine kalın zincirlerle bağlı tamı tamına 32 devasa fil, ileriye, ortaçağın gördüğü en büyük savaşın içine doğru koşturmaya başladılar. 70.000 asker ovanın diğer ucunda muntazam bir düzen almışlardı. Anadolu Türk Beyliklerine ait onlarca uzun direkli flama, Semerkand’tan gelen flamalarla birlikte sıcak rüzgarda ileriye doğru hareket etmeye başladı. Orta çağın en büyük savaşı, Çubuk Ovasının kıyamet günü başlamıştı. İki devasa Türk ordusu birbirine doğru ilerliyordu…

Yazının 3.bölümü için tıklayınız.

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.