ne biçim şeyler…

Derin Mevzu; Filler ve Anadolu – 1

b1fUzun zamandan bu yana yazmak istediğim ama yazamadığım yeni bir “Derin Mevzu” serisiyle  birlikte sessizliği bozmak istiyorum. “Derin Mevzu; Filler ve Anadolu”. Uzun ve çok ilginç bir yazı serisi olacak, buna inanıyorum. Uzun süre sadece Derin Mevzu çerçevesiyle “Filler ve Anadolu” serisini yazacağım. Bu uzun seriyle birlikte, Anadolu’nun en garip dönemine; Fetret Devrine selam çakacağız. Kendimizi Anadolu’nun kalbinde, Ankara’da, Çubuk Ovasında koşturan bir fil kadar garip hissedeceğiz. Anadolu’da, çok eski tarihlerde, köy köy, kasaba kasaba dolanan gerçeklik ve korkuyla yoğrulmuş mitlerin içinden geçeceğiz. Timur’un Anadolu’da bıraktığı izleri takip edeceğiz. Anadolu’nun aslında bildiğimizden de öte, dünyanın en garip coğrafyası olduğu gerçeğiyle yüzleşeceğiz. Bu toprakların gerçeklerinin, fantastik ve kurgulama bir dünyadan bile daha fantastik olduğunu göreceğiz. Anadolu’nun kaderinin 1402 yılının, 28 Temmuz sabahında yazıldığını göreceğiz. Herşeye tam o zamandan, 1402 yılının 28 Temmuz sabahından başlayacağız. Anadolu’nun kaderinde fillerin de olduğunu göreceğiz.

Derin Mevzu; Filler ve Anadolu – 1

1402 yılı, 28 Temmuz sabahı Çubuk ovasında rüzgar uzaklardan, çok uzaklardan, Anadolu’nun her yanından, kuru ot kokusuyla kavlanarak sıcak ve kasvetle esiyordu. Yer yer uzamış, bazen bir insan boyu olmuş başaklar, yaban buğdayları uğuldayarak, bir sağa bir sola yalpalanıp duruyorlardı. Kurumuş ot kokusu, sıcakla birlikte öyle bir yoğunlaşmıştı ki; buhran gibi, kasvet gibi ovanın üzerine çökmüştü. Güneş doğmadan ovayı cıvıltıya boğan, herbiri farklı binlerce kuş, güneş doğmadan ovayı çoktan terketmişlerdi. Öyle ki; çalıların içindeki küçük yuvalarında gagaları sonuna kadar açılmış binlerce yavru kuş ve hatta henüz çatlamamış yumurtalarla dolu yuvalar bile o sabah terkedilmişti. Ne olduğuna anlam veremeyen birkaç şahin gökyüzünün en yükseğinde halkalar çiziyor, biri önce, biri sonra, terkedilmiş kuş yuvalarına çöken yılanları yakalamak için alçalıyorlardı. O sabah her şahinin ağzında bir yılan, her yılanın da ağzında tüyleri henüz çıkmamış bir kuş yavrusu vardı.
Çubuk Ovası sıcak rüzgarla, kuru ot kokusuyla kavlanarak dalgalanıyordu. Rüzgar sesi, buğday sesi. O sabah ovanın şarkısını onlar çalıyordu. Kulakları sağır eden cırcır böcekleri, hep birden uçtuklarında gökyüzünü bile siyaha boyayan çekirge sürüleri bu sabah ovada yoktular. Sanki durup dururken aniden, ovanın içinden bir yanardağ patlayacakmış gibi, sanki ovanın tam ortasına dev bir göktaşı düşecekmiş gibiydi. Tüm ova kendini sıcak sıcak esen rüzgara bırakmıştı. Çubuk ovası ne altmış milyon yıl önce dev sürüngenlerin çağında, ne de Hititlerin çağında, böyle bir sabah görmemişti.

1402 yılı, 28 Temmuz sabahı o garip ses, ilk defa ovanın uzak ucundaki tepelerin ardından geldi. Sesi sanki daha da uzaktan, Horasan’dan, Semerkand’dan geliyormuş gibi öten o garip boru sesi, Anadolunun hiç görmediği, hiç bilmediği bir borudan çalınıyordu. Sanki bir balina ağıdı gibi, havada öyle bir yayılıyordu ki, rüzgar sanki bu sesi duymuş da aniden durmuş gibiydi. Sanki ova, dünya oluştuğundan, büyük yerkürenin çatlayıp da, karaların birbirlerinden ayrılıp, kıtaların oluştuğu zamandan bu yana bu sesi bekliyordu.
Hindistandan Semerkand’a, Semerkand’tan da Anadolu’ya uzun bir yolculukla gelen tam otuziki fil, o garip boru sesini ilk duyduklarında bu sabahın daha önceki sabahlardan farklı olacağını biliyorlardı. Neredeyse bir adam boyuna ulaşan dişlerine takılı paslı kılıçlar ve sırtlarında küçük bir kulübe büyüklüğünde ahşap kuleler vardı.

Çok değil, 1402 yılı, 28 Temmuz sabahı Çubuk Ovasının çatlamış toprağına ilk kez bir fil ayağı değecekti. Ovanın bir ucunda çöktürülmüş ve zayıf noktaları zırhlarla güçlendirilmiş bu otuziki fil, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte seyisleri tarafından uyandırıldılar. Çubuk çayının kıyısında sadece susuzlukları giderilecek kadar sulandılar. O sabah Çubuk çayının berrak suları ilk kez bir filin susuzluğunu gidermiş oldu. Üstelik tam otuziki taneydiler. Karşılarına çıkan herşeyi ezmek, dişleriyle parçalamak ve biçmek için eğitilmiş bu filler, savaş borularının seslerini ilk duyduklarında her zamankinden daha farklı davranıyorlardı. Çubuk ovasının sonsuz düzlüğünün bir ucunda kurulu binlerce çadır ve dalgalanan flama arasında bekleyen tam 170.000 asker vardı ( Bazı kaynaklarda rakam 140.000 – 170.000 olarak verilmektedir fakat bu rakam muhtemelen gerçeği yansıtmamaktadır). Ve bu 170.000 parçadan oluşan devasa ordunun en önemli bölümünü de kuşkusuz ki bu garip yaratıklar oluşturuyordu. Zehirlenme riskine karşı etraflarında yüzlerce nöbetçinin günlerdir beklediği bu filler özel olarak besleniyor, sulanıyor ve yürütülüyordu. Geçtikleri uzun yollar boyunca, susuzluk ve açlığa karşı binlerce askerin yanında öncelik her zaman onlarındı. Hindistan’dan Semerkand’a savaş ganimeti olarak ilk kez getirildiklerinde Semerkand da aynı Anadolu gibi ilk kez bir fil görmüştü.

1402 yılı, 28 Temmuz sabahı, Çubuk Ovasının bir ucunda konuşlanmış bu 70.000 kişilik devasa ordunun en önünde bu otuziki fil koşturacaktı. Ve bu otuziki filin oluşturduğu birliğin başında Timur’un en değerli kumandanlarından biri “İsen Buga” vardı.

İşte o sıcak Temmuz sabahı, tam da İsen Buga’nın otuziki fili çöktürdüğü yerde, Anadolu’nun kalbinde, Çubuk Ovasında, bugün Esenboğa Havalimanı vardır. Bir zamanlar Çubuk Ovasında belki de küçücük bir köy olan Esenboğa, adını ortaçağın en büyük savaşında, 1402 tarihinde biraraya gelmiş en kalabalık Osmanlı ordusunu ezip geçen, Osmanlı imparatorluğunu neredeyse 100 yıllığına tarihten silerek, Anadolu Türklerine tarihlerinde yaşadıkları en mutlu zamanları veren; Osmanlı İmparatorluğunu Fetret devrine sokan bu otuziki filin kumandanı İsen Buga’dan almıştır. Esenboğa 1402’nin 28 Temmuz sabahından bu yana Esenboğa’dır. Evet, Anadolu’nun kaderinde filler de vardır. Fakat durun, hikaye daha yeni başlıyor…

Yazının ikinci bölümü için tıklayınız.

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.