ne biçim şeyler…

Derin Mevzu; Heinrich Schliemann ve Troya Hazinesinin Anadolu’dan Kaçırılışı

Heinrich Schliemann kimdir? Bu sorunun cevabı oldukça karmaşıktır. Zira, Schliemann hakkında oldukça farklı cevaplar verilir. Schliemann bazılarına göre arkeolojinin babasıyken, bazılarına göreyse bir mezar soyguncusundan farksızdır. Fakat bildiğim tek bir şey varsa; o da Schliemann’ın oldukça garip bir insan olduğudur. Onun kim ve nasıl bir insan olduğunu daha net bilmek adına, öncelikle kendisi gibi garip ve tutkulu hayatıyla ilgili az da olsa bilgi sahibi olmak gerekir. Schliemann garip bir insandır demiştim..
Schliemann’ın garip hikayesi, Almanya’da, henüz sekiz yaşındayken, bir papaz olan babasının hediye ettiği küçük bir kitapla başlar. Bu küçük kitap Homeros’un ünlü İlyada’sıdır. Kitaptan oldukça fazlasıyla etkilenen Schliemann, kitabın içindeki bir resimden belki de hayatını değiştirecek kadar etkilenmiştir. Resimde alevler içinde kalmış Troya şehrinin kalın surları vardır. O yıl, babasının ona hediye ettiği bu küçük kitabı hiç elinden düşürmeyen Schliemann, o yaşta bile babasına “bu kalın surların kolay kolay yıkılamayacağını” söyledi. Oysa elindeki kitapta bu efsanevi şehrin yokolup gittiği yazıyordu. İşte tam da o gün, birgün gelip de büyüdüğünde, kitapta anlatılan o efsanevi şehri bulmayı kafasına koymuştu. Küçük Schliemann, bu kitaptan o kadar etkilenmişti ki dokuz yaşında Latince öğrendi ve bir yıl sonra yeni öğrendiği bu dili, Troya savaşının tamamını Latince yazabilecek kadar geliştirdi. Fakat yine de Schliemann’ın hikayesi henüz başlamamıştı.

İlerleyen yıllarda Schliemann ailesinin işlettiği küçük bir bakkal dükkanında çıraklık yapmaya başladı. 5 yıl boyunca bu küçük dükkanı işleten Schliemann’ın içindeki Troya ateşi o yıllarda bile hiç sönmedi. Schliemann bu ateşe fazla dayanamadı ve dünyayı görmek adına bir gemide çalışmaya karar verdi. Bu küçük başlangıç geminin Hollanda kıyılarında batmasıyla sekteye uğradı. Schliemann Hollanda’da beş parasız kaldı ve bir müddet zorluk içinde yaşadı. Sonrasında bir kereste ticarethanesinde çalışmaya başladı. Çalıştığı kereste ticarethanesinde önce İngilizce sonra Fransızca ve Rusça öğrendi. Dil öğrenmeye karşı oldukça yetenekli biriydi. Öğrendiği tüm yabancı dilleri anadili gibi iyi konuşuyordu. Rusça’yı oldukça iyi konuşmasının ardından çalıştığı şirket onu ticaret komisyonculuğu yapması için Rusya’ya gönderdi. Rusya’da kendi adına bir şirket kuran Schliemann kısa sürede hatırı sayılır miktarda paralar kazanarak küçük bir servet sahibi oldu. Daha sonra kendisini ve zamanını başka diller öğrenmeye adadı ve Lehçe, İsveççe ve İtalyanca’yı öğrendi. Daha sonra Yunanca ve eski Yunanca’yı öğrendi. Dil öğrenme tutkusuyla Arap yarımadasına ve doğuya geziler yaptı.

Başarılı ticari yaşamının ve hatırı sayılır miktarda kazandığı servetinin ardından tüm ticaret yaşamına bir anda son verip hayatını sekiz yaşında kafasına koyduğu Troya’yı bulmaya adadı. O dönem, birçok insana saçma sapan gelebilecek bir hayal uğruna hayatını değiştirmeye karar vermişti bile. 20 yıl boyunca biriktirdiği servetini ve bilgi birikimini artık tek bir hedef için kullanacaktı. Troya..

Schliemann ilk iş olarak Yunanistan’a gitti ve Ege denizini gezdi. Troya’yı bulmaya kararlıydı. Fakat bu garip tutkusuna kimseden bahsetmedi. Birgün Yunanistan’daki bir arkadaşına evlenmek istediğini ve evlenmek istediği kadının gerçek bir Yunan ve aynı zamanda İlyada hayranı olması gerektiğini anlattı. Bunun üzerine kendisinden oldukça küçük yaşta olan Sophia Engastromenos ile evlendi. Tüm tutkusunu ve Troya’yı bulmak adına içindeki herşeyi karısıyla paylaştı. Kendisi gibi bir İlyada hayranı olan karısı da artık o günden sonra hayatının sonuna kadar Schliemann’a eşilik edecekti.
Schliemann ve karısı Sophia, Troya uğruna 1870 yılında bugünkü Çanakkale’ye geldi.  Schliemann uzun araştırmaları ve gezileri sonucunda Troya’nın Hisarlık tepesinde olabileceğine kanaat getirmişti. Kimbilir, o günlerde hiçkimsenin umrunda olmayan bu küçük tepecik, birgün Schliemann’ın hayatını değiştirecekti. İlk iş olarak servetini ve sayesinde edindiği gücü kullanarak Hisarlık tepesini kazmak için Osmanlı hükümetinden kazı izni aldı ve hizmetine aldığı onlarca Türk köylüsüyle birlikte Hisarlık tepesindeki büyük kazıya başladı. Kazılar henüz yeni başlamıştı ki, Sophia ile birlikte bir kale duvarının dibini kazarlarken kazmaları sert ve küçük bir cisme çarptı. İşte herşey tam da burada başladı. Karı koca toprağı biraz eşeledikten sonra kazmalarına vuran cismin altın bir parça olduğunu farkettiler. Bunun üzerine köylülere o gün Sophia’nın doğum günü olduğunu söyleyip bugün kazı yapmayacaklarını söylediler ve gece olur olmaz kazıya karıkoca devam etmeye karar verdiler. O gece topraktan neler çıkmadı ki? Gümüş vazolar, altın kupalar, altın kolye ve küpeler, altın taçlar, kılıçlar ve kalkanlar. Değerli madenlerden ve çoğunlukla altından yapılmış 9000’in üzerinde parça. Karı koca o geceyi heyecan içinde ve hiç uyumadan geçirdi.

Schliemann, o gece bulduğu defineye “Priamos’un Definesi” dedi. Oysa büyük bir yanlışlık yapmıştı. Aslında bulduğu hazine  Priamos’tan tamı tamına bin yıl öncesine ve çok daha farklı bir uygarlığa aitti. İşin daha da vahim olan kısmı ise Schliemann’ın Troya’ya ulaşmak adına, üstteki birçok değerli arkeolojik katmanı yok etmesi ve birçok değerli eser ve yapıta geri dönülemeyecek zararlar vermesidir. Hisarlık tepesi ve değeri ölçülemeyecek birçok arkeolojik katman, kazı alanında Schliemann’ın hırsının kurbanı olmuştu. Schliemann defineye ulaşmak adına üstteki tüm katmanları yerle bir etmişti. Bugün kazı alanında “Schliemann yarığı” adını verdikleri çukur halen görünmektedir. Hisartepe, Schliemann’dan binyılların veremediği zararı görmüştü. Fakat yine de Schliemann’ın bu buluşundan sonra Homeros’un tarihi destanının bir nebze de olsa hayali olmadığı fikri bilim çevrelerinde yankılandı. Hisarlık tepesi ve Hitit öncesi döneme kadar giden arkeolojik katmanların yokoluşu bu büyük keşfin gölgesinde kaldı. Bilime hizmet eden Schliemann, üstelik bir arkeolog olmadığı halde arkeolojinin babası olma yolunda ilerliyordu. Üstelik bu yıkım ve hırsla ilerlettiği kazısında tek bir arkeolog bile görevli değildi. Parayla hizmet eden Türk köylülerinden başka hiçkimse yoktu. Bilinçsizce ve hırsla açılmış derin yarıklar, Hisarlık tepesini bir viraneye çevirdi.

Fakat hiçbirşey burada bitmedi. Schliemann, kazı alanından elde ettiği 9000 parça değerli eserle birlikte yurtdışına kaçtı. Kimi kaynakta Schliemann’ın tüm eserleri tam 3 defada yurtdışına kaçırdığı yazmaktadır ki doğruluk payı yüksektir. Fakat gözden kaçırılmaması gereken diğer bir nokta da kazı izni veren Osmanlı hükümetinin Schliemann’ın kazısı boyunca hiçbir denetim gerçekleştirmediğidir. Aslında burada anlattığım birçok şey oldukça ayrıntısız ve yüzeysel olmasına rağmen çeşitli güvenilir kaynaklar ışığında Troya hazinesi daha da ilginç boyutlar kazanmaktadır.

Son zamanlarda Schliemann’ın Troya hazinelerini nasıl kaçırdığına dair olarak, ülkemizde etkili araştırmalar yapılmaktadır. Tabii ki iş işten geçmiş olsa da Osmanlı arşivlerinden ilginç anektodlar çıkıyor. İşte bunlardan biri;
“Osmanlı Devleti, Schliemann hazineleri Atina’ya kaçırdıktan sonra hemen soruşturma başlatmış. İzzettin Efendi’yi de bu soruşturma kapsamında görevlendirmiş. Soruşturma sonunda, Dahiliye Nezareti’nce hazırlanan belgede, Schliemann, “Hükümet tarafından tayin edilen Emin Efendi’nin memuriyeti zamanında çıkarılmış olan eşyaları 1873 senesi Nisan ayı başında ve aynı senenin Mayıs ayı sonunda olmak üzere iki kez, Kumkale nahiyesinde bulunan Karanlık Liman isimli yerde, kereste yüklemek üzere gelmiş olan Yunanlı kaptan Andreya’nın gemisine koyarak kaçırmıştır. Üçüncü kez ise, hafif olup da koyun ve koltuğa sığabilen altın mücevherleri ise bir kasa içerisinde ve kendisi ile yanındakiler ceplerinde olarak Kumkale İskelesi’nden Abdullah reisin kayığıyla Kale-i Sultaniye gümrük idaresine getirip oradan Atina’ya götürmüştür’ denmekte. Bu ifade, Schilimann’ın Troia’da bulduğu hazineleri tek değil, üç seferde kaçırdığını gözler önüne seriyor.”

Aslında Schliemann hakkında bilmemiz ve görmemiz gereken daha da farklı boyutlar var. Öncelikle O, muhtemelen Homeros’un İlyada’sını çok farklı bir boyutla okuyup kimsenin göremediği veya anlayamadığı satırlara farklı gözlerle ve farklı bir enigmayla bakmıştı. Ve belki de Schliemann birgün günyüzüne çıkartacağı Priamos’un hazinesine o kadar çok inanıyordu ki, Truva’nın benzersiz eserleriyle süsleyeceği kadını Yunanistan’dan seçti. Altın takıların bulunduğu günlerde karısı Sophia’yı bulduğu bu değerli mücevherlerle donatıp fotoğraflarını çekmesi ilginç bir noktadır. Aynı zamanda ölçülemeyecek kadar değerli bu takıların yurtdışına kaçırılışında karısı Sophia’nın da faal rol oynadığı bilinmektedir ki; birçok eser Sophia’nın eteklerinin altında yurtdışına doğru yolculuk etmiştir.

Peki sonrasında ne oldu? Anadolu’nun birçok kez başından geçenler tekrar tekrar tekrarlandı. Osmanlı hükümeti Schliemann’dan davacı oldu. Fakat pek tabii ki Schliemann hazineyi iade etmeyi reddetti. Bunun yanında Schliemann, Osmanlı hükümetine elli bin Frank ödemeyi teklif etti ve Osmanlı ellli bin Frank’ı kabul ederek bu değerli tarih hazinesini elli bin Frank’a satmış oldu. Başta bir milyon Frank isteyen Osmanlı, sonradan elli bin Frank’a fit oldu. Aslında satılan sadece bu değerli takılar değil, aynı zamanda Anadolu tarihiydi. Birkez daha bilindik birçok değerli tarihi eser Anadolu’nun bağrından kopartılmış ve ait oldukları topraklardan çok uzaklara doğru yolculuk etmişti. İşin en garip ve trajik kısmı ise Schliemann’ın teklifi kabul edildikten sonra Osmanlı hükümetinin kendisine birkez daha kazı izni vermesidir. Sonrası? Sonrası yine aynı. Schliemann toprak altında kalan hazinenin diğer parçalarını da çıkarıp onları da yurtdışına kaçırdı.

Sonrası? Sonrası, Anadolu’nun bağrından sökülüp çıkarılan bu değerli tarih hazinesi 2. dünya savaşında kaybolur. Hakkında birçok söylenti çıkar ve hazine sırra kadem basar. Derken, Moskova Puşkin müzesinde ve St Petersburg müzesinde tam tamına 860 parçayla tekrar günyüzüne çıkar. Anlaşılan, kalan birçok parça Avrupalılarca yağma edilmiş, kalanlar ise 2. dünya savaşında Rusya tarafından Almanya’dan savaş ganimeti olarak alınmıştı.

Schliemann, kendi hatıratında eserleri yurtdışına kaçırmasına gerekçe olarak dönemin Osmanlı memuru Safvet Paşayı göstermiştir. Schliemann der ki “değerli bulduğum herşeyi, bilim adına kendime sakladım, medeni dünyanın bunu anlayacağına eminim”.  Buraya kadar herşey belirli çerçeveler dahilinde kabul edilebilir görünse de, Schliemann’ın bilim adına toprak altından çıkardığı ve alıkoyduğu bu tarih mirasını Avrupa’da satmaya çalıştığı fakat devam eden soruşturma ve mahkemeler yüzünden bunu başaramadığı da bilinmektedir.

Ve başından geçen bunca zamandan sonra, Troya hazinesine ait sadece 24 parçanın yurda döndürüldüğü haberi geldi. Hazinenin sadece devede kulak kalan bir bölümü nasıl olduysa vatanına, ait olduğu topraklara tekrar geri döndü. Büyük bir bölümü halen kayıp ve kayda değer parçalardan oluşan bir diğer kısmı ise Rusya’da Puşkin müzesinde.

Fakat hazinenin 2. dünya savaşından bu yana, Rusya’da, Puşkin müzesinde kalan diğer önemli parçaları için Rusya’nın verdiği cevaba binaen bir gazete küpürünü de son kez paylaşıp konuyu kapatmak istiyorum;

Rusya, Çanakkale’den Almanya’ya kaçırılan ve oradan da 2. Dünya Savaşı’nda ganimet olarak kendisine geçen Truva Hazinesi’ni Türkiye’ye vermiyor.

Yurtdışına kaçırılan tarihi eserlerin geri getirilmesi için düğmeye basan Türkiye, ilk iş olarak Çanakkale’den kaçırılan Truva Hazinesi’ni Rusya’dan geri istedi. Truva Hazinesi’nin büyük bir bölümünü 2. Dünya Savaşı’nda ‘savaş ganimeti’ olarak alıp ülkesine götüren Rusya, Türkiye’nin talebini reddetti. Truva Hazinesi tarihin en büyük hazinesi olarak gösteriliyor ve kaçırılan eserler Moskova Puşkin Müzesi’nde sergileniyor.

“Rusya Tarihi Eserler Komisyonu yetkilisi Anatoliy Vilkov, Bakan Ertuğrul Günay’ın kaçırılan eserleri almak için yaptığı çağrıya olumsuz cevap verdi. Rusya Tarihi Eserler Komisyonu, Truva Hazinesi’yle ilgili ihtilafın ancak ve ancak Rusya ile Almanya arasındaki görüşmelerle çözüme kavuşturulabileceğini açıkladı. Rusya’nın benimsediği yeni yasalarla zamanında gizli ganimet olarak tutulan birçok tarihi eserin günümüzde, ‘Rusya federal mülkiyeti’ statüsüne kavuşturulduğu açıklanıyor. Truva Hazinesi’nin Almanya tarafından değil de Türkiye tarafından iade edilmesi istenirse Rusya’nın tavrı ne olacak sorusuna ilginç cevap veren Rus yetkililer, “Türkiye’nin muhatabı biz değiliz. Truva Hazinesi savaş tazminatı olarak Almanya’dan alınıp Rusya’ya getirildi” ifadesini kullandı. Truva Hazineleri, Çanakkale’ye 30 kilometre uzaktaki Truva Antik Kenti’nden, 1873 yılında, Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından çalınıp Almanya’ya kaçırılmış 2. Dünya Savaşı yıllarında da hazine savaş ganimeti olarak Rusya’ya götürülmüştü.”

İşte… Değerini bilmediğimiz, bilemediğimiz, yeri geldiğinde değer biçemediğimiz ama yeri geldiğinde Osmanlının elli bin Franka sattığı, Anadolumuzun hazineleri bunlar. Bunlar dediğim devede kulaktır. Bunlar garip hikayelerdir. Bunlar en az Schliemann’ın hayatı kadar, Onun tüm hayatını İlyada’ya adaması, tüm servetini bu uğurda harcaması kadar gariptir. İşin daha da garip tarafı Schliemann’ın bulduğu define sonrası Amerika’ya gidip defineyi satmaya çalışması ve 2 ortağının daha olduğunu, bunlardan birisinin de bir Osmanlı paşası olduğunu söylemesidir. Biraz daha garibi ise Türkiye Kültür Bakanlığına ait tüm yayınlarda Schliemann’ın, -bir arkeolog olmadığı halde- “arkeolojinin babası” olarak tanımlanmasıdır.

En garip kısım ise Schliemann’ın Troya’yı bulduğunu sanarak ölmesidir. Sonradan yapılan tüm güncel arkeolojik bulgular Schliemann’ın yanıldığını ispatlar nitelikte olsa da Schliemann büyük bir sansasyon yaratarak herşeyi bulduğu definenin garip gölgesinde yoketmiştir…

Nebi Yıkaroğlu

Bu blog sayfasına abone olarak her yeni yazıdan mail yoluyla anında haberdar olabilirsiniz. Bunun için sayfanın sağ alt kısmındaki “takip et” butonuna tıklayarak sadece mail adresinizi girmeniz yeterli.

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.