ne biçim şeyler…

Bir Zamanların Herat’ı

Dünyaya tekrar gelsen, nerede ve nasıl yaşamak istersin? diye sorarlarsa sanırım vereceğim iki cevaptan birisi kesinlikle “Timur zamanında, Horasan” olurdu. Timur zamanı (Timur Rönesansı) Horasan’ını görebilmek ve Asya’nın en parlak zamanının atmosferini koklayabilmek nasıl olurdu acaba? Bazen birkaç satır arasından kopartabildiğim küçük bir çentik bile içimi bir garip yapar. Bir İran atasözü “Dünya; içinde tek bir inci tanesi olan denizdir, Herat’da o inci tanesidir” der. Herat doğumlu Türk şair Ali Şir Nevai ise “Herat’a elinizi uzatsanız, muhakkak bir şaire değer” demiş.
Justin Marozzi’nin yazdığı “Timurlenk” ten

“Semerkand’ın sekiz yüz kilometre güney batısında, kupkuru bir çölün ortasında, narin minarelerden oluşan bir orman dikiliydi. Herat; Merv, Belh ve Nişapur’la birlikte Doğan Güneş Ülkesi denilen Horasan’ın dört büyük kentinden biriydi. Asya’nın en civcivli ticaret yollarından birinin kolu üzerinde bulunan Herat, çok eski çağlara dayanan bir kültür ve refah kentiydi. Herat Nehri, Afganistan’ın merkezindeki Hindikuş  dağlarından yılankavi bir biçimde inip, cami ve minare izdihamını geçerek batıya doğru yönelir, sonra kuzeye çıkarak Karakurum çölünde kaybolurdu. Dünyanın bu bölgesi pek az yağış alır, sulama eski çağlardan kalma bir kanal şebekesiyle sağlanırdı. Kentin doğusunda Hindikuş’un bir uzantısı olan ve neredeyse hiç geçit vermeyen Paropamisus sıradağları vardı. Bunun pratikteki anlamı şuydu; Herat Kabil’in batısındaki dağlık alandan geçerek kuzey-güney doğrultusunda uzanan ilk ticaret yolunun üstündeydi.

Kentin istihkamları, bulunduğu yerin stratejik önemini belli ediyordu. On dördüncü yüzyıl tarih ve coğrafyacısı Hamdullah Müstevfi el-Kazvini’ye göre kentin çevresindeki surlar dokuz bin adım uzunluğundaydı ve bunların etrafını kuşak gibi saran on sekiz köy vardı. Kentin iki fersah kuzeyindeki bir tepede, son derece müstahkem bir hisar, saldırılara karşı kente daha ileri bir savunma sağlıyordu. El- Kazvini kentin altın çağına on ikinci yüzyılda ulaştığını yazar; bu devirde çarşılarında on iki bin dükkan, altı bin hamam,  659 medrese bulunuyordu. Nüfus 444 bin idi. El-Kazvini bir derviş tekkesinden başka, zerdüştlere ait bir ateş tapınağı, çok sayıda kervansaray ve “suyla değil, rüzgarla işleyen” değirmenden çok etkilenmişti.

Bundan daha etkileyici olan ve tüm o civarda hayranlık ve gıpta ile bakılan Herat’ın hazineleriydi. Bunların en ünlüsü dokuma işleriydi; nadide ipekler, halılar, duvar örtüleri, pamuklu kumaşlar, minderler, kaftanlar ve kilimler vardı. Çarşı ve pazarlar; maden, değerli taş-altın, gümüş, yakut, firuze, safir ve meyve -kavun, üzüm, nar, kayısı, elma- satıcılarıyla dolup taşıyordu. İstenildiği kadar köle satın alınabilirdi. Yorulmak nedir bilmeyen gezgin İbn Battuta 1330’da burayı ziyaret ettiğinde Heratlıların, “dinlerine bağlı, içten ve namuslu” insanlar olduğunu söylemiş; Herat için, “Horasan’da, içinde insan yaşayan en büyük kent” diye yazmıştı; aynı tarihte Merv ve Belh 1221 Moğol istilası sonucu birer harabe halinde duruyordu.”

14. yüzyılda Avrupa kentlerinin büyüklüğü hakkında bir bilgi vermek gerekirse; İtalya’da nüfusu elli binin üzerinde olan yalnızca 4 kent -Milano, Venedik, Napoli ve Floransa- vardı. Paris’te yaklaşık seksen bin kişi yaşıyordu. Almanya’nın en büyük kenti Köln’de, aynı Londra’da olduğu gibi, nüfus kırk bine yaklaşıyordu.
Justin Marozzi – Timurlenk

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.