ne biçim şeyler…

Kasaba’da Zeybekler

Zeybekler Anadolu coğrafyasının, Ege’nin yarattığı en ilginç, en gizemli, en fantastik karakterlerdir. Zeybekler hakkında çok şey yazılmış, çok şey çizilmiştir. Zeybekler belki de yitip giden tarihimizin en güçlü, en onurlu parçalarıydılar. Haklarında bilmemiz gereken çok şey var. Ama biliyorum ki; bir zamanlar nice çocuk, Zeybeklerin, Efelerin hikayeleriyle büyüdü. 1600’lü yıllardan, Kuvayi Milliye’nin kuruluşuna, Büyük Kurtuluş Savaşımıza kadar, Ege’de, Akdeniz’de, Zeybeklerin rüzgarları esti. Onurun, gururun, cesaretin, direnişin, isyanın, adaletin Anadolu’ya yansıyan ışıkları oldular. Atçalı Kel Mehmet. Üstü örtülü Anadolu Tarihinin en önemli kahramanlarından birisidir. Anadolu’da, Ege’de ilk Türk Halk Devrimini gerçekleştirmiştir. Belki de Timur kadar önemlidir. Bilmiyoruz. Çakırcalı Mehmet Efe. Vakti zamanında sahip olduğu ün, Ödemiş’in dağlarından, İngiltere’ye, Fransa’ya kadar yayılmıştır. Tüm bunlara rağmen günümüzde onları bizlere anlatacak fazla insan, kaynak kalmadı. Ama yine de Zeybeklerin yüzyıllar önce estirdiği o büyük rüzgar yitip gitmedi. Halen Ege’nin birçok yerinde içlerinde Zeybek ateşi yanan insanlar var.

Ali Şentürk. Turgutlu Yankı Gazetesinde ilgiyle okuduğum güzel araştırma yazıları yazıyor. Gazetenin 19. sayısında “Turgutlu’da Zaptiyeler, Tahrir Eminleri ve Eşkiyalar” isimli 7 bölümlük yazı serisini okumak gerek. Uzun olacak ama, buraya bu güzel yazı serisinin önemli gördüğüm son 3 bölümünü eklemek istiyorum…

Turgutlu’da Zaptiyeler, Tahrir Eminleri ve Eşkiyalar – Sayı:19

Gediz Nehrinin uygarlıklar beşiği vadisi ve onun üzerinde kurulu köyler, kasabalar her dönem zeybeklerin saldırı alanı içine girmiştir. Turgutlu’da bunlardan birisi haline gelmiş zeybeklerin, eşkiyaların saldırısı alanı içine girmiş çoğu zaman yörenin efeleri ve onların zeybekleri için barınma yeri olmuştur. Bazı zeybekler zamanla sivrilerek, devletin otorite boşluğunda kendi otoritesini kurarak, yöre halkının çare aradığı bir merci haline gelmiştir. Onlar, Osmanlı tarafından eşkıya olarak nitelendirilse de bazı kesimlerce bir kurtarıcı olarak görülmüşlerdir.

Çözüme katkı bulunan her sorun efenin ününe ün katmış, otoritesini sağlamlaştırmıştır. Onlar bir süre sonra öykülere, türkülere konu olmuşlardır. Bir dönem Turgutlu’yu etkisi altına alan Atçalı Kel Mehmet Efe de efelerin en önemlilerinden birisidir. Ali Haydar Avcı’nın belirttiğine göre, 1830’lu yıllarda Atçalı Kel Mehmet Efe, diğer kazalar gibi Turgutlu’yu da ele geçirmiş burada yönetime el koymuştur. Bu tarihlerde Karaosmanoğlu ailesinden Kuloğlu Küçük Mehmet Ağa Saruhan mütesselimidir. Mehmet Ağa, yeğeni Yetim Ahmet Ağa’yı Atçalı Kel Mehmet Ağa ve onun zeybeklerinin üzerine gönderir. Zeybeklere karşı başarı gösteren Ahmet Ağa, bu başarısı nedeniyle Osmanlı Devleti tarafından kapıcıbaşı rütbesine atanır. Bu arada merkezi hükümet, Ahmet Ağa’nın yanında Halep beylerbeyi İbrahim Paşa’yı da Atçalı’nın yakalanması işinde görevlendirir. Osmanlı güçleri birkaç gün içinde üç koldan Aydın’a girer. Buradan diğer kazalara yönelen Osmanlı güçleri yer yer direnişlerle karşılaşır. Ne var ki yerel zaptiyelerin, kolluk kuvvetlerinin zulmünden bıkan Kasaba halkı Mehmet Efe’ye sahip çıkar. Osmanlı’ya baş kaldırır, zeybeklere geniş destek verir. Kasaba’da büyük çatışmalar yaşanır. Turgutlu halkı zeybeklere geniş destek verir. Osmanlı güçleri şiddetli saldırmalarına karşın Kasaba’ya bir türlü giremezler. Çıkan çatışmada iki taraftan da bir hayli kayıplar verilir. İbrahim Paşa 17 Kasım 1829 tarihinde Turgutlu’yu kuşatır.5 Sonuçta daha donanımlı ve desteği güçlü olan İmparatorluk güçleri Turgutlu’yu ele geçirmeyi başarırlar. Yetim Ahmet Ağa, Turgutlu’da yakaladığı on sekiz zeybeğin altısını asarak, on ikisini başlarından vurarak öldürür.1

İleriki tarihlerde Turgutlu ve köylerinde eşkıya kadar zaptiye ve jandarma da bir baskı ve eziyet unsuru olur. Örneğin, 1881 tarihinde İzmir Valisi Mithat Paşa; jandarmaların “na-ehil”, “başıbozuk” olduğunu, bazı yerlerde eşkıya gibi davrandıklarını belirtip, halkın bu durumdan şikâyetçi olduğunu söyler. İzmir Valisi’nin bu serzenişinden kısa süre sonra, 31 Aralık 1892 tarihli Hizmet Gazetesi, “Kasaba (Turgutlu) Kazası jandarmalarının “ahali-mahalliye ye iras etmekte olduğu, mazarratın önün alınmasının ehemmiyetten olduğu”nu yazar. Yani gazete, Kasaba’da bulunan jandarmaların ahaliye eziyet ettiklerini, şikâyetlerin önlenmesi gerektiğini belirtir.2

Bu gibi olaylar kasabalının adalete olan inancını sarsmakta hatta sisteme olan inançsızlığını pekiştirmektedir. Hele kolluk kuvvetlerinin akıl almaz zulümleri nedeniyle, Turgutlu ahalisinin güvenliği en önemli mesele haline gelir. Osmanlı merkezi yönetimi ancak 1905 yılında çıkardığı bir emirle kolluk kuvvetlerinin bu tür hareketlere karışmaması için gereğinin yapılmasını ister.3

1893 tarihinden itibaren Mehmet Efe ortalığı kasıp kavurmaya başlar. Zamanla Aydın ve çevresinde “Çakırcalı Mehmet Efe” adıyla nam salar. Menderes vadisinin tüm orta çığırını Turgutlu ve Salihli’yi egemenliği altına alır. Ege bölgesi başta olmak üzere, Türkiye tarafından bilinen Çakırcalı’nın yaşamı ve eylemleri bazı yabancı konsolosların ilgisini çekmiş olmalı ki Fransız’ların İzmir konsolosu Paul Le Blanc Çakırcalı’ya ilişkin raporları sürekli Paris’e gönderir. Gönderdiği raporlarda, Çakırcalı’nın yoksul köylüyü yardım ettiği, köprü ve yol yaptırdığı dile getirilir. Paris’e çekilen telgraflar arasında Turgutlu’nun adı da geçmektedir. İlgili telgrafa göre, Efe, Kaya Köyde Rum inşaat ustalarına bir konak yaptırtır. Ne var ki daha sonra Turgutlu kaymakamı olacak olan Ahmet Şakir Bey, Ödemiş’te bulunduğu dönemde efenin Kaya Köy’de bulunan evini yaktırır. Bu nedenle efe kaymakama aşırı kinlenir.4 Efenin kininden korkan Kaymakam Ahmet Şakir tayinini Turgutlu’ya çıkartır. Niyazi Dinçsoy’un anlatımına göre; bu tarihlerde Kasaba’da kız çocuklarının gidebileceği bir okul yoktur. Kızlar için ne zaman bir okul açılması düşünülse; Turgutlu’nun bazı eşraf kesimi; “kız çocuklarının ne işi var okulda, kızlar okuyup ta ne yapacak? Onlar Kur’anı kerim, Mevlit ve namaz sürelerini öğrensinler yeter” derler. Bunların öncülüğünü de Mutaf Halil Ağa yapar. Halil Ağa’nın mesleği, mutaflıktır ayrıca oldukça büyük bir toprağa da sahiptir. Kasaba ileri gelenlerinin, şehirde bir kız okulu açmama konusundaki direnişine bu tarihlerde kentte kaymakam olan Ahmet Şakir Bey’de ses çıkaramaz. Aslında kaymakam, Kasaba’da bir kız okulu açılması taraftarıdır. Mutaf Halil Ağa ve taraftarlarını kız okulu açma konusunda ikna edemeyen Rüştiye Mektebi Müdürü İsmail Hakkı Dinçsoy ve onların taraftarları, konuyu gizlice Çakıcı Mehmet Efe’ye iletirler. Çakırcalı’da bunu fırsat bilip 1907 yılının Ekim ayında bir gece ansızın Turgutlu’ya baskın düzenler.1

O tarihlerde hükümet kuvvetleri Kasaba’da oldukça fazladır ve Turgutlu’ya girip çıkmak o kadar kolay değildir. Efe bir gün Sart ılıcaları civarında görünüp, Turgutlu ve Salihli’de bulunan zaptiyeleri üzerine çeker. Adamları zaptiyelerle müsademe ederken kendisi kızanlarından bir kaçı ile Turgutlu’ya gelir. Turgutlu’ya giren Mehmet Efe, mahalle arasında iki kişiye rastlar. Bunlardan birisi garda hareket memuru diğeri ise mahalle bekçisidir. Bunları da yanına alan Çakırcalı Efe, Hacı Halil’in evinin kapısını dayanır. Silah seslerini duyan halk kapılarını kapatır ışıkları söndürür. Merdivenle yukarı çıkan Çakırcalı, Hacı Halil’in oğlu Ahmet’i kucakladığı gibi yola indirir. Efe, çocuğun ağlayan annesine seslenip “Valide sen hiç merak etme, o birkaç gün bizde misafir olacak. Ancak Hacı Halil Ağa’ya söyle, bize beş bin altın borcu var” der. Hacı Halil, başını pencereden çıkarır, giden çocuğun ardından ağlar. Zorlukla üç bin Osmanlı altını tedarik edebilen Halil Ağa, araya adamlar koyar, efeye yalvarır, onun gönlünü alır, tedarik ettiği parayı almasına razı eder.

Turgutlu’da Zaptiyeler, Tahrir Eminleri ve Eşkiyalar – Sayı:20

Kaymakam Ahmet Şakir Bey ile Çakırcalı Mehmet Efe arasındaki sürtüşmeler uzun süre devam edip gider. İki çiftçinin, efenin saklandığı yeri Ahmet Şakir Bey’e ihbar etmesi durumu daha da kötüleştirir. Efe, iki çiftçiyi dağa kaldırıp kemiklerini Kaymakam Bey’e gönderince, Ahmet Şakir Bey vilayetten tayinini ister. Vilayet kendisini Kırkağaç’a gönderse de o, kendini yine de emniyette hissetmeyip Hicaz’a gider.3

Bugün Turgutlu’da bulunan Çakıcı Camii’ne, Kaymakam Camii’de denir. Rivayete göre bu cami, 1906 tarihinde Çakıcı Mehmet Efe’nin emri ile dönemin Kasaba Kaymakamı Şakir Bey tarafından yaptırılmıştır. Yine rivayete göre, Yunanlıların Turgutlu’yu işgal ettikleri tarihte, Kasaba’da öğrencileri ile beraber el koydukları Kız Okulu, Çakıcı Mehmet Efe’nin Mutaf Halil Ağa’dan elde ettiği paralarla hizmete açtığı okuldur.4

Şair Eşref, 1908 yılına kadar sırasıyla; Çapakçur, Hezan, Ünye, Tirebolu, Garzan, Garbikaraağaç (Acıpayam), Buldan, Kula, Kırkağaç, Gördes ve Kasaba’da (Turgutlu) kaymakamlık yapar. Yazar Nadir Eyinnen, Şair Eşref’in Kasaba’daki kaymakamlık yıllarını şöyle aktarır:

“Eşref’in kaymakamlık yaptığı Kasaba’yı (Turgutlu) ikide bir eşkıya basar. Durumu İstanbul’a bildirip destek istediğinde “Buradan yapılacak bir şey yoktur, oradaki zaptiye ile idare-i maslahat (durumun idare) edilmesi…” yanıtını alırmış. Bundan cesaret alan eşkıya en sonunda kaymakamlığı basar. Eşref bir fırsatını bulup İstanbul’dan acil yardım ister. Yine ayni yanıtı alır: “idare-i maslahat edilmesi…” Eşref hemen şu telgrafı çeker: “İdare gitti, maslahat elde kaldı.”1

1900’lü yılların başlarına kadar Kasaba’da bir hapishanenin var olduğu kayıtlarda görülmez. Bilinen ilk hapishane 1908 tarihinde Limoncu Camii’ne yakın, Leylek Çayı kenarında inşa edilir. Bu hapishanenin inşası için 24.447 kuruş harcanır. Erkeklere mahsus olan bu hapishane 50 kişiliktir. İki koğuştan oluşan bu hapishanenin yanına 10 kişilik bir tevkifhane de ilave edilir. Nedense bu hapishaneye uzun yıllar müdür veya kâtip atanamaz. Hapishanenin kayıtları, idaresi Osman Efendi isimli bir gardiyan tarafından yürütülür. İnşa edilen bu hapishanenin içinde kadınlara ait bir bölüm oluşturulmadığından hükümet binasına yakın bir yerde Ayşe Kadın isimli bir bayanın evi 60 kuruşa kiralanarak kadınlar koğuşuna dönüştürülür. Ayni bayana muhafızlık görevi de verilir. Bu görev için 30 kuruş ödenir.2

Bolluğun bol olduğu yerde eşkıyalık çok olurmuş. Bu tarihlerde Turgutlu ahalisini, eşkıyaların yanında, devletin görevli kıldığı kişiler de soyup soğana çevirir. Kasaba’da yer alan eşraf, din adamları, idareci ve zaptiye zümreleri arasındaki çekişmeler güvenliği en önemli idari mesele haline getirir. Öyle ki ilçe de, eşkıya kadar zaptiye ve jandarma da bir baskı ve eziyet unsuru olur. Halk yoksul ve perişandır.

Bu kent; paşalar, bürokratlar, hekimler, ressamlar, sanatçılar, öğretmenler ve kibar beyefendiler yetiştirmiştir. Ne var ki bu kent kabadayılar da çıkarmıştır. Yukarıda anlatılanlara ek olarak çok daha yakın tarihlerden örneklerle günümüze doğru gelelim. Turgutlu kabadayılarının en ünlüsü İbro’dur. İbro’yu en iyi tanıyanlardan birisi İsmail Baysak’tır. İbro’dan söz açıldığında, İsmail Baysak, “bunlar size anlatacağım gerçek öykülerdir” diye söze başlayıp, kabadayıların gizemli dünyasından söz açar:

“Kasaba’yı anlatırken, İbro’dan söz açmamak doğru olmaz. İbro’nun iyi ve kötü yanları da olsa o mazide yaşadığımız bir sayfadır. Eğer bu sayfayı yazmazsak kitap eksik kalır. İbro’yu 1970’li yılların ortalarında ziyaretine gittiğimde, ıssız peronda son treni bekleyen yolcu gibi, kendi kulesinin bahçesinde, ayaklarının dibindeki bir karınca yuvasını seyrederek oyalanmaya çalışıyordu. O güne kadar, bir kez bile, fırtınalı geçen geçmişinden söz ettiğini duymamıştım. Onun dillere destan fırtınalı hayat hikâyesini hep başkaları anlatırdı. Bense öykülerini kendi ağzından dinlemek isterdim. İbro, 93 Harbi’nde birkaç yaşında bir çocuk olarak Kasaba’ya gelmiş. 1975 yılı ortalarında öldüğüne göre anılarını bana anlattığında 80’in üzerinde olmalıydı.

O, bitmez tükenmez hikâyelerini anlatırken, bazen bahçede bulunan incir ağacının gölgesinde, bir memleket türküsü tutturur sonra gözlerinin karanlığı derinleşiverirdi. Bu neşeli adamın özlemleri bir anda acıya dönüşürdü.

Bazen ikimiz yalnız kaldığımızda inanılmaz incitici anılarını da anlatır, sonra da sanki anlattığı öykülerle beni bir oyunda mat etmiş gibi neşeli bir kahkaha atardı.

İbro’nun asıl adı İbrahim’di. Kasaba’lılar ise onun ismini İbro koymuşlardı. Zaman içinde de asıl ismi unutulup gitmişti.

Orta boylu irice bir yapısı vardı. Başına fötr şapka takar, körüklü çizme giyerdi. 1940’lı yılların başında bu günkü Öğretmen Evi’ne yakın yerde bir ev yaptırmıştı.

Bu ev o tarihlere göre oldukça ihtişamlı idi. Aslında bir kumarhane olarak yaptırılan bu binaya Kasaba’lılar “İbro’nun Kulesi” ismini takmışlardı.

Turgutlu’da Zaptiyeler, Tahrir Eminleri ve Eşkiyalar – Sayı:21

O eve her gittiğimde, çürümeye yüz tutmuş pencere tahtaları, açık maviye boyanmış badanalı duvarlarının girinti ve çıkıntıları, el dokuması kilimler, birkaç katlı binanın içine sinmiş kekre kokusu ile odaların kederli loşluğu ve derin sessizliği beni alabildiğince ürkütürdü. Bu evle ilgili nice ürperici hikâyeler dinlemiştim. Bu bina, ilk yıllarında oldukça büyük, içinde birçok meyve ağacının bulunduğu bir bahçenin içine kurulmuştu.

1940’lı yılların başlarında Kasaba’nın namlı birkaç kabadayısı bulunuyordu. Bunlar Kasaba’da her biri birer ekol olan kişilerdi. Bu kabadayılar, Ateşin Hasan Hüseyin, İbro, Cinos Hüsnü, Efe Gani, Mustafa Çetinkaya, Manisalı Halil, Laz İsmail (Karadayı) Zeybek Orhan gibileriydiler. Bu sayılanlar aslında bu tarihlerin kabadayıları eski bir deyimle külhanbeyleriydiler. Etraflarında bir sürü adam beslerlerdi.

İbro’nun oldukça geniş arazileri vardı. İsmet ve Talat adında iki oğlu olmasına rağmen tarlalarını aylıkçılar ekip biçerlerdi. Onun Atatürk Caddesi üzerinde bir kahvehanesi bulunuyordu. Bu kahvehanenin tam karşısında da Küçük Abdullah’ın Ahmetli yakınında Gencer Çayı üzerinde taştan yapılmış bir kemer köprüsüdür. Köprü üzerinde tarih yazılı değildir. Ancak yaşlılardan edinilen bilgilere göre, 1910-1912 yıllarında yapıldığı tahmin edilmektedir. Küçük Palas Oteli ve altında kıraathanesi vardı. Hayatı, kavgalar, sürtüşmelerle geçen bu kabadayının hırsı bitip tükenmezdi.

Bir gün, Vehbi ve Mustafa isimli kişilerin oluşturduğu bir gurup, kafayı çekip İbro’nun oğlu İsmet’i bir köşede sıkıştırıp pataklayınca, İbro’nun diğer oğlu Talat, ertesi günü Mustafa’yı, Tuhafiyeciler Çarşısı’ndaki çeşmenin başında, esnafın gözü önünde vuruverir. Nedense ceza da almaz.

Çok geçmeden Kasaba’nın diğer kabadayısı Ateşin Hasan Hüseyin bu defa İbro’yu, bir berber dükkânında sıkıştırıp makasla delik deşik eder. Bu tarihlerde Kasaba’da teşkilatlı bir hastane yoktur. İbro, acilen Taksici Bayram’ın arabasıyla Manisa’ya götürülür. Uzun süre sonra Ateşin Hasan Hüseyin’e gerekli ders verilir. Bir gece kahvehanesi basılıp kendisi ortadan kaldırılıverilir. Ardından Cinos Hüsnü Efe, Gani’de yok edilir. Kavgalar, cinayetler devam edip gider.
Düzeltme: Güvenilir kaynaklar İbro’nun vefat sebebinin yukarıdaki paragrafta anlatıldığı gibi olmadığını belirtiyorlar. Bu husustaki bilgi kirliliğinin önüne geçmek ve engellemek adına bu konudaki düzeltme gözönüne alınmalıdır.

İbro, puslu bir son baharda yeni birisiyle tanışır. Onun deyimiyle bu bayan; “ürkek, çekingen, fazla söze karışmayan, uçuk gülümsemeli, hülyalı bir kadıncıktır. O, bu kadıncıkla tanışmasını Kasaba’lının diline düşmekten sakındıysa da bunu başaramaz. Sonunda eşi de duyunca kıyamet kopar.

1975 yılının bahar aylarıydı “İbro ölmüş” dediler. İçim bir tuhaf olmuştu. Kasaba’nın namlı kabadayılarından birisi daha yok olmuştu.
Düzeltme: İbrahim Kıvaçcı’nın vefat tarihi makalede yanlış verilmiştir. Yukarıda 1975 olarak verilen tarih gerçekte 25.9.1961 olmalıdır. Düzeltme için İbrahim Kıvançcı (namı diğer İbro) nın torunu Coşkun Saraç’a teşekkür ederim.

Bunca anılar, kızgınlıklar, öfkeler, pişmanlıklar, cana kıymalar kendi kulesinin içinde ortada kalmıştı. Aslında o, ölümlerin en korkuncunu ölmeden önce yaşamıştı. Her şeyi baş kaldıran bu kabadayı, ölmeden önce tanrının önünde diz çökmüştü. Avluda büyük bir kazan kuruldu. Isıtılan su ile Hafız Bezmi, İbro’yu kendi elleriyle yıkadı. Ardından dualar okundu. Cenazesi çok kalabalıktı. İbro’nun kulesi, uzun süre bir başına, inanılmaz bir sessizlik içinde, dilsiz bir nöbetçi gibi yerinde kaldı. Sonra, Kel Ağa’nın İbrahim bu kuleyi satın alıp, ardından bütün anılarıyla birlikte yıkıp attı.”1

Kasabanın gizemli sokaklarında birçok cinayetler, ölümler olmuştur. Bunların temelinde daha çok arazi anlaşmazlığı yatar. Bu anlaşmazlıklar yüzünden kıyılan canlar çok defa gazete sayfalarını manşet olur. Bunlardan en ilginç olanı 1955 yılının bahar aylarında arazi meselesi yüzünden hâkim ve savcının önünde işlenen cinayettir.2

1957 yılının bahar aylarında başka bir vurulma olayı Kasaba halkının gündemini yine uzun süre meşgul eder. Sinirli Köyü’nden Necibittin Çoker isimli genç, bir anlık öfke ve kızgınlıkla köy kahvesinin ortasında muhtarı ve bir tuğla ustasını vurur.3

Ali Şentürk – Turgutlu Yankı Gazetesi

Dipnot: Yazıda bulunan vefat tarihi hakkında düzeltme;

Dedem İbrahim Kıvançcının vefat tarihi Turgutlu Asliye Hukuk Mahkemesinin 25.9.1961 tarihli veraset ilamına göre 11.9.1961′dir. Av.Coşkun Saraç (İzmir Barosu 1995 yılı)

08 Haziran 2013, 14:05

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.