ne biçim şeyler…

86 Model Renault 12 ile Fethiye’den Mardin’e Unutulmaz Yolculuğum 2.Bölüm

Neyse ki yolum fazla uzun değildi, yaklaşık 1 Km otoban kenarından yürüdükten sonra koşarak yolun karşısına geçtim. Amacım sadece biraz vakit geçirmek ve şansımı denemekti. Tabii ki o saatte tek bir dükkan bile açık değildi. Hava da oldukça soğuktu. Geriye, arabanın durduğu tır garajına doğru yürüyordum ki yol kenarında yoldan geçen insanlar için yiyecek içecek satan bir dükkandan birisinin bana seslendiğini farkettim. Küçük dükkanın önüne gittiğimde benden yaşça ufak bir çocuk “abi ne arıyosun bu saatte tek başına?” diye sordu. Ben de durumu anlattım. O da canı sıkılmış olacak ki beni dükkana davet etti. “Boşver abi, bu saatte hiçbirşey bulamassın, gel dükkanda oturalım sana bir çay koyayım” dedi. Ben de çocuğun davetini geri çevirmeyip dükkana girdim. İçinde yoldan geçenlere satmak için birsürü yiyecek içecek olan küçük, güzel bir dükkandı. Dükkanın ortasında küçücük bir soba yanıyordu, dükkan da sımsıcaktı. Birazdan çaylarımızı yudumlarken “vay anasını, saatin kaçında neredeyim?” diye içimden geçiriyordum. Ama dedim ya garip bir de huzur vardı. Stresten eser yoktu. Stres yapsam, canımı sıksam ne değişecekti? Sabahın köründe hiç bilmediğim bir yerdeydim, hava soğuktu ve elimdeki küçük düğme de bozuktu. Ben de güzelce kendimi rahatlatıp ortamın ve atmosferin tadını çıkartıyordum. Dükkana bakan çocukla muhabbet ediyorduk. Sıcak dükkanın içinde çaylarımızı içip, sigara tüttürüyorduk. Muhabbet bayağı ilerlemişti. Kafama takılan birşey vardı ki; çocuk konuşurken sanki orada değilmiş de aslında başka birşeyler düşünüyormuş gibiydi. Sıksık gözleri boşluğa dalıyor, bazen de kafasını çevirip dükkanın geniş vitrininden karşıdaki dağlara bakıyordu. Muhabbet güzeldi ama işte çocukta garip birşeyler vardı, en azından ben hissetmiştim. Dükkanda oturup muhabbet edeli yaklaşık 1, 1,5 saat olmuştu, havada artık ağarmaya başlamıştı ki; en son dayanamayıp çocuğa sordum. “Kardeşim sen sürekli uzaklara dalıp dalıp gidiyorsun” dedim. “Abi benim babam öldü, hiç unutamıyorum” dedi. Bir müddet babasını anlattı. Amcalarıyla anlaşamayıp kalp krizinden öleli 2 yıl olmuş. Ama anladığım kadarıyla çocuğun aklından hiç çıkmamış. Dükkana da sadece gece 12’den sabah 9’a kadar bakıyordu. Bu garip, ıssız saatlerde sabaha kadar babasını düşünüyormuş. İçim bir garip olmuştu. Neyse, saat oldukça ilerleyip, sabah 9 olduğunda ben elimdeki parçayı tamir ettirip yola koyulmaya hazırlanıyordum. Sabah çay içip, muhabbet ettiğimiz küçük dükkanın önünden tekrar geçerken çocukla vedalaşıp arabaya doğru gittim. Arkama baktığımda halen bana el sallıyordu. Araba sorunsuzca çalışmıştı ve ben, garip bir ruh haliyle otobana doğru ilerliyordum. Biraz vakit kaybettim ama olsun dedim…

Adana’ya kadar 100 km yolum vardı. Bu 100 km nasıl geçti anlamadım. Bu arada Adana’ya girmeden önce bir benzin istasyonunda durdum. Oradan hareket etmeden önce benzinlikte çalışan birisini 30 km ileride yol üzerinde bir yere bırakmak üzere yanıma aldım. Yol boyu güzel muhabbet oldu. “Abi Mardin’e gidecek başka bir araba bulamadın mı?” diye sordu. “Beğenmediysen bırakayım köşede” dedim. “Yok yok abi, çok güzel çok güzel” dedi.
Adana’ya girdikten sonra hava ani bir şekilde ısındı. Adana güzel şehir, en azından içinden geçerken öyle hissettim. Yol boyunca durduğum heryerde güzel muhabbetler çıktı. Özellikle Adana çıkışındaki benzin istasyonunda abur cubur birşeyler almak için durmuştum, benzin istasyonunun sahibiyle bayağı bir muhabbet ettik. Komik bir adamdı. İstasyondan ayrıldıktan sonra hava farkedilir derecede ısındı. Henüz sabahın erken saatlerinde bu kadar sıcaksa öğleyin ne olacak diye içimden geçirdim. Mart ayında olmamıza rağmen efsanevi bir sıcak vardı. O ara, Yaşar Kemal’in romanlarında anlattığı Çukurova’yı düşündüm. Demek ki tam da anlattığı gibiymiş dedim. Tam da üstüne ünlü Anavarza kalesini görünce “vay be” dedim. Hakkaten de anlatıldığı gibiymiş. Yarısından çoğu yıkılmış olmasına rağmen oldukça heybetli görünüyordu. Yaşar Kemal’in dediği gibi “Çukurova’nın ortasında bir gemi gibiydi”.

Ceyhan’ı ve Osmaniye’yi geçtikten sonra yol boyunca tüm atmosfer, coğrafi şekiller değişmeye başlamıştı. Gaziantep’e doğru yaklaşırken herşey, özellikle bitki örtüsü ve yer şekilleri artık Güneydoğu Anadolu’ya yavaş yavaş girdiğinizi anlatmaya başlıyor. Akdeniz’den uzaklaştıkça ortam daha da bir kuraklaşıp, yüksek dağlar da yavaş yavaş alçalmaya başlıyor. Yeşil, yerini sarıya doğru bırakıyor. Ve ben bu uçsuz sarılığa doğru ilerlerken, buralarda “Slayer” dinlenir, deyip de arabanın küçük, cızırtılı hoparlörlerine Slayer’ı veriyorum. Garip bir uyum.

Bu arada yol çok güzel, düz ve pürüzsüz. Tüm geçen süreyle birlikte arabaya daha da çok alıştım ve dilini biraz daha çözdüm. Artık yoldan ve atmosferden aldığım zevk ikiye katlanmıştı. Bu bölgelere ilk kez arabayla gidiyordum. Garip bir his, garip bir coğrafya, garip bir araba ve ben. İşte herşeyle birlikte tekrar bir yumak olup, yol boyunca yuvarlanıyoruz. Her geçen kilometre eşime yaklaşıyorum. Önümde henüz uzun bir yol var fakat yolun kalitesi mesafenin uzunluğunu bastırıyor. Bu bölgelerde ilginç bir şey var. O da yol kenarlarında hiçbirşeyin olmaması. Eğer Antep’ten sonra tedbirsiz bir şekilde ilerlerseniz, en azından arabanızın lastiği patlarsa. Ve eğer yanınızda gerekli alet edavat yoksa, bittiğinizin resmidir. Çünkü yol boyunca genelde bu güzel yola kendini kaptıran şoförlerin çoğu asla durmayacaktır. Yol kenarında su kaybından bile tehlikeye düşebilirsiniz.Antep’i geçtikten sonra yine aynı uçsuz düzlükte ilerlerken, zaten nispeten bomboş olan bu garip yolun sonunda yaşlı bir amcanın arabasının bozulmuş olduğunu gördüm. Çok ilerden bana el sallamaya başladı. Anlaşılan uzun zamandır yol kenarında mahsur kalmıştı ve kimse de durmuyordu. Lastiği patlamıştı. Yola devam edemiyordu. Ben de temkinli bir şekilde yavaşlayıp 10 metre ilerisinde durabildim. Koşturarak yanıma geldi. Siyah bir şalvar giymişti. Bana durumu anlatıp doğu şivesiyle “benim memleket Muğla senin nire?” diye sordu. İçimden güleceğim gelmişti. Anlaşılan adam ben durmadan önce plakama bakıp benim Muğla’lı olduğumu düşünmüş ve aynı memleketden olduğumuz için ona yardım edeceğimi düşünmüştü. Fakat altındaki şalvar ve şivesiyle “benim memleket Muğla” deyişi o kadar komikti ki. Memleketçilik belki işe yarar diye düşünmüştü ama yapacak hiçbirşey yoktu. Ben de benim memleket “Merkür” amca dedim. Yola devam ettim. Bu komik amca, umarım sonra yoluna birşekilde devam edebilmiştir.

Derken Nizip’i de geride bıraktıktan sonra Fırat Nehri üzerinden geçtim. Güzel bir görüntüydü. Uygun bir yere çekip kısa bir süre daha önce hiç izlemediğim Fırat Nehrini köprünün üzerinden izledim. Artık tam anlamıyla Güneydoğu’nun kalbindeydim. Urfa’ya doğru yaklaşırken güzel ve kalabalık bir tesisde durup 1 saat mola verdim. Çünkü dümdüz ve alabildiğine tekdüze bu yol, insan farketmese de insanı yorup, garip bir şekle sokuyordu. Uzun molanın ardından Şanlıurfa’ya varıp otobandan çıktım. Artık hedefim Viranşehir’di. Zaman ve yol geçtikçe Mardin’e yaklaştığımı hissediyordum. İçimde garip bir mutluluk vardı. Sanırım artık eşime yaklaştığımı daha da fazla hissediyordum. Araba sorunsuz gidiyordu. Issız ve bambaşka bir gezegende araba sürüyor gibiydim. Etrafımdaki kayalar, düzlükler o kadar ilginçti ki. Issızlık insanı biraz korkutsa da, o sarılığın içinde ilerlemek, farklı bir zevk.

Viranşehir’e kadar geldim ve birden oldukça kalabalık bir yola girdim. Artık otobandan çoktan çıkmıştım. Yol da biraz bozulmaya başladı. Özellikle Viranşehir yolu her tarafı bozulmuş bir asfalttan oluşuyordu. Hızımı biraz düşürüp ilerlemeye devam ettim ki; ilk Mardin tabelasını gördüğümde içim bir cız etti. Mardin il sınırına az bir mesafem vardı. Nihayetinde artık kilometreler sayılıydı. Güneş de yavaş yavaş alçalmaya başlamış, batmaya doğru yol alıyordu. Mezopotamya Ovasını arabanın içinden ilk gördüğümde “işte bu” dedim. Daha önce Mardin kalesinin altından gördüğüm sonzuz mavi düzlük şimdi tam önümdeydi ve ben de bu maviliğin içinden geçicektim. Mezopotamya Ovasını ne kadar anlatsam boş, buna gücüm yetmez. Nasıl bir düzlük? diye sorarsanız, işte Mezopotamya derim. Öyle bir mavi ki; sanki Ege denizi manzarası. Ve güneş Mezopotamya’da öyle bir batıyor ki. Ortalığı öyle bir boyuyor ki… Bu eski model emektar da, ben de, Mezopotamya güneşinin batarken saçtığı o renkle yıkanmış, arınmıştık. Acaba bu yaşlı emektar, Mezopotamya güneşinin birgün üstüne vuracağını tahmin edermiydi? Kimbilir belki de daha önce görmüştür. Bilemeyiz. Geç kalmaktan, karanlığa kalmaktan korktuğum için herhangi bir yerde durmak istememiştim. Ama Mezopotamya’da durdum…

Derken Mardin – Kızıltepe’ye girdim. Kızıltepe çok kalabalıktı ve artık güneş de batmıştı. Mardin Merkez’e doğru dönüş tabelasını arıyordum ki bir mola daha vermeye karar verdim. Bir benzinlikte durup çay kahve içerim diye düşündüm. Artık kendimi Mardin’e girmiş sayıyordum. İçimdeki huzur o kadar artmıştı ki. Üstelik Mezopotamya Ovasında batan güneşin içinde bu eski arabayla ilerlemek çok farklı bir deneyim olmuştu. Kelimelerle anlatmak güç, ama sırf bunun için değermiş dedim. Kızıltepe’de mola verdiğim istasyonda orada çalışan iyi bir abiyle tanıştım. Bir yarım saat güzel kahve eşliğinde muhabbet ettik. Daha önce Mardin’in bu yakasında hiç yolculuk etmediğim için eşimin görev yaptığı köye giden yolu bir güzel tarif etti. Eski Mardin’e henüz 20 kilometre gibi kısa bir mesafe kalmıştı ki Mardin ışıklarını uzaktan görünce, “Mardin’i gece görmek gerek” diye boşuna söylemiyorlarmış dedim. Güzel manzara.

Eski Mardin’e 6-7 kilometre kala yol çalışması sebebiyle yol birden tek şeride düştü. Tam şerit değişikliğinin yapılacağı yerde birden şaşırarak ortadaki kapalı yola girdim ve bir miktar yüksek banketten aşağıya doğru uçtum. Bu ani ve tehlikeli olay karşısında bir anda olduğum yerde kaldım. O kadar yol gelmiştim ve tam da yolculuğun bitmesine az bir mesafe kala böylesine bir şey yaşamak beni bir anlığına şoka soktu. Arabayla yaklaşık 70-80 cm yükseklikten aşağıya uçmuştum. Fakat ilginç bir şekilde sanki hiçbirşey olmamış gibi geri vitese takıp arabayı düzeltip, doğru yola girdim. Tabanı alçak, başka bir araba olsaydı sonuç daha farklı olabilirdi. Eski emektar örümcek gibi yola konup, doğru yola tekrar geri girdi.

Mardin’e girdikten sonra yaklaşık 40 kilometre yolum kalmıştı. Şehri geçip Midyat yoluna girdim. Midyat yolu güzeldir, hele ki geceleyin daha da bir güzeldir. Artık yol ışıkları yoktu. Zifiri karanlıkta, sadece emektarın güzel farlarının aydınlattığı uzun yolda az bir mesafem vardı. Artık huzurla hızımı daha da düşürdüm. Son kilometreler kala, böylesine ıssız ve karanlık, ince bir yolda risk almanın hiç hoş olmayacağını düşündüm. Eşime telefon ettim, çok az kaldı dedim. O son 20-30 kilometre sabırsızlık duygusu bastırdı ama herşey güzeldi. Artık 1400 kilometre yolu bu emektarla birlikte katetmeyi başarmış sayılırdık. Sonra eşimin görev yaptığı köyün tabelasını gördüm. Eşimi tekrar aradım. Köye girdikten sonra uzunları yaktım, yolun sonunda eşimi belli belirsiz gördüm. Yol kenarına çıkmış, beni bekliyordu. Onu öylece görünce İçim bir garip oldu. Kollarını birbirine kavuşturmuş bekliyordu. Emektarı evin önündeki boşluğa çekip arabadan indim. Eşimle birbirimize baktık. Yüzündeki garip ifadeyle “Bu mu o?” diye sordu. “Evet O” dedim. Eşyaları arabanın içinden alıp birkaç defada yukarı taşıdık. Ben son birkez daha aşağı indiğimde elimle sıcak kaputunu okşayıp gülümsedim. Artık onu tanımıştım, o da beni. İşte böyle; bazı araçlar ve sahipleri arasında arkadaşlıkla karışık bir bağ oluşur derler. Cansız ve ruhsuz bir makina ile nasıl bir bağ kurulur? Ama anladım ki onlara ruh veren yaşanmışlıklar ve deneyimlerdi. Bu duyguyu motosikletimden biliyorum. Kimbilir belki bu eski emektar eski sahibiyle neler yaşamıştı? Bilemeyiz…

Yol bitmişti. Emektar köy efsanesi ve ben, sağ salim Fethiye’den çıkıp, Mardin’e kadar gelmiştik. Daha sonra eşimle birlikte tam bir yıl huzurla yaşadığımız o eve çıktım. Yemin ederim bir nebze bile yorgunluk hissetmedim. Sarı ampul ışığının altında ona yolu anlattım. Ama ne kadar anlatsam boş. Ben anlattım o dinledi, o anlattı ben dinledim. Sonra balkona çıkıp bir sigara yaktım. Emektar sanki ilk günkü gibi aşağıda, kendi yerinde duruyordu. Gerisi Huzur ve mutluluktu.

Kıssadan hisse, aslında bu yolculukla ilgili anlatacak daha çok ama çok şey var. Sonrası da var. Mardin’de onunla geçirdiğim 1 yıl var. Böyle bir arabayla Anadolu’nun en batısından doğusuna doğru 1400 km yol yapmak her yönüyle başlı başına bambaşka bir deneyimdi. Bu eski köy efsanesine zaten güveniyordum ama şimdi hakkındaki düşüncelerim daha da pekişti. Bana 1400 Km’lik bu güzel deneyimi yaşattığı ve eşime kavuşturduğu için ona teşekkürlerimi borç bilirim.

Sonradan bir not: Yaklaşık 4 ay önce emektarı arkası paramparça olmuş şekilde Fethiye sanayi sitesinde bir çekicinin arkasında gördüm. Sanırım arkadan şiddetli bir darbe alıp parçalanmıştı. Arka sağ lastik paramparça olmuş ve jant dahil yamulmuştu. Arka tamponu sanırım kaza yerinde kalmıştı. O sıra bir daha hiç kullanılamayacağını düşündüm. Bir çekicinin arkasında, uzaktan yavaş yavaş gidişini izledim. İçim titredi. Altı üstü bir makina diyemedim. İster istemez gözümün önüne Mardin’e girişimiz geldi. Sanki uzaktan o da bana bakıyor gibi hissettim. Küçükken 8 yaşındaki köpeğim aniden öldüğünde de aynısını hissetmiştim. İşte hayat dedim, nelere gebe? Arabayı sanayi sitesinde gördükten çok sonraları sonkez Fethiye’nin başka bir yerinde gördüm. Sahibi emektarı tam park etmiş içinden çıkıyordu. Arkası tamir edilmiş. Yanına yaklaşıp sahibine selam verdim. Arabanın benim eski arabam olduğunu söyledim. Adam gülümsedi. Araba şimdi Kabak’ta çalışıyormuş. Kabağı bilenler bilir, çok bozuk ve çok dik rampalara sahip toprak bir iniş-çıkış yolu vardır. Normalde o yolda Kabak koyuna inip çıkacaklar için sadece 4×4 jipler kullanılır. “Abi köpek gibi çıkıyor” dedi. “Vay” dedim içimden. Nasıl bir kaderin varmış arkadaş senin dedim. Nasıl bir arabaymışsın sen? Nerelerden nerelere? 86 model sıteyşın dedikleri, çağla yeşili bir Renault 12. Anlatsam bitiremem…

Sonradan bir not daha: 2016’nın ilk Pazar günü emektarı Fethiye Üzümlü kavşağında kırmızı ışıkta durmuş beklerken gördüm. Eski asaletinden hiçbirşey kaybetmemiş. Göz kırpıp yoluma devam ettim. Emektar yola devam ediyor…

Emektar R12’min Batman – Hasankeyf’te verdiği bir pozu da burada paylaşmak istiyorum. Şimdilerde şöyle dönüp eski fotoğraflarına baktığımda garip bir his kaplıyor içimi. Kendisi gibi acı biber yeşili.

rhk

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.