ne biçim şeyler…

86 Model Renault 12 ile Fethiye’den Mardin’e Unutulmaz Yolculuğum 1.Bölüm

Renault 12 ve Bakış Açısı..

Açıkçası anlatmaya nereden başlayacağımı bilmiyorum. Mardin – Midyat’ta öğretmen olarak görev yapan eşimin yanına bu eski emektar arabayla gitme kararını nasıl aldığımı bile bilmiyorum. Arabalar hakkında bilmediğim çok şey var. Ama bildiğim birşey varsa o da; bu arabaların istikrarlı bir motora sahip olduklarıydı. Bu arabayla yola çıkmadan önce başıma belki de kötü şeylerin geleceğini düşünmedim dersem de yalan olur ama içimden bir ses, en azından bu arabaya güvenebileceğimi söylüyordu. Yola çıkmadan bir hafta önce tanıdığım deneyimli insanlardan biraz bilgi almak adına onlara, Fethiye’den Mardin’e, 86 model eski bir Renault 12 ile gidip gidemeyeceğimi sordum. Fakat birbirlerinden çok farklı deneyimlere sahip insanlar yine aynı, farklı cevaplar verdi. Bu durum ilk başta kafamı biraz karıştırdı, çünkü 86 model bir arabayla yaklaşık 1400 km yol yapmak belki de heyecanımdan göremediğim ciddi riskler içeriyordu. Sürekli motosiklet kullanan bir insan olarak, trafikte asla risk almamayı tercih ettiğim için; koca bir soru işaretiyle karşı karşıya kaldım. Bu yolculuk fikrini açtığım birçok insan da farklı şeyler söyleyince kafam hepten karışmıştı. Ama ilginç birşekilde bazı parçaları da bir araya getirmeye başlamıştım. Aslında trafikte risk almayı hiçbir zaman tercih etmeyen ben, hayatın birçok alanında riske girmeyi çoğu zaman tercih etmişimdir. Anladım ki; bu arabayla böylesine bir yola çıkma kararı, insanların hayata bakışları ile doğrudan ilişkiliydi. Mesela ilk olarak Fethiye’den Naim Abi’ye fikrimi açtığımda, “tereddütsüz bir şekilde gidebilirsin” demişti. Fakat uzun yıllar şoförlük yapmış birçok insan da çoğu zaman bu arabayla gidemeyeceğimi söyleyip, kafamdaki soru işaretini daha da güçlendirmişlerdi. Hatta birçok insan bu fikrin ciddi bir fikir bile olduğunu anlamadan gülüp geçmişti. Naim Abi profesyonel bir dağcıydı ve “gidebilirsin” diyen çok küçük yüzdenin ilk parçasıydı. Deneyimli ve dağlarda birçok tehlikeyle yüzyüze gelmiş, birçoğunun da üstesinden gelebilmiş bir insandı. Bu da bana göre Onun fikirlerine sonuna kadar güvenebileceğim anlamına geliyordu. Benimle daha önce birçok kez, dağcıların ve kendisinin hayata bakışını anlatan düşüncelerini paylaşmıştı. Diğer yandan bu arabayı da çok iyi tanıyan biriydi. Bir de Onda, dağcıları gözümde daha da garip insanlar haline getiren değişik bir bakış açısı vardı. En başta ben, dağlardan fazlasıyla korkarım. Nasıl olursa olsun, dağlarda etrafımı garip ve içgüdüsel bir korku sarar. Bu korku öyle bir korku ki; yükseklikle karışık, bazen kontrolden çıkan, stresle dolu ama herzaman da garip bir çekiciliğe sahip…

İşte, anladım ki; aslında bu en başta, hayata bakış açısıyla ilgili bir karar. Aslında düpedüz, hangi tarafta olduğumla ilgili doğrudan bir karar. Hangi tarafta? Gidebilir misin? Gidemez misin? Bu araba gider mi? Yoksa gidemez mi? Yoksa bu arabayı götüremez miyim? O yol biter mi, yoksa bitmez mi? Gidilmez, gidilemez, bu araba gitmez diyen ezici çoğunluk mu, yoksa “çok da güzel gidersin” diyen maceracı, ruh sahibi, fantastik insanlar mı?

Karar verdiğim yolculuk gününe 1-2 gün kala eşime telefonda biraz korktuğumu söyledim. Çünkü hem uzun bir yol, hem de çok farklı şartlara sahip yerlerden geçecektim. En başta Batı Toroslar’ı aşacaktım, sonra uzun ve ıssız Konya Ovası. Sonra Orta Torosları aşmak vardı. Ardından Çukurova. Sonrası Güneydoğu Anadolu, her anlamda sıcak ve ıssız yerler. Ama eşime dedim ki; “Naim Abi gidebileceğimi söylüyor”. En başta Onun fikrine ve bakışına güvendiğimi söyledim. Ve fantastik taraftaki yerimi aldım. Artık geriye sadece saati geldiğinde gazlamak kalmıştı. Gerisi Allah kerim, yapıştır gitsin…

Yolculuk…

Yola çıkmadan bir gün önce tereddütlerim ister istemez heyecanla karışarak biraz yükseldi. Kolay değil; önümde 1400 km uzun ve zorlu bir yol, ilginç ve çetin bir rota, altımda 86 model tanımadığım bir emektar, içimde garip bir his ve yolun sonunda ise sevgili eşim vardı. Ama dedim ki; Likya’ya ışık ülkesi derler, Mardin’e de güneşin ülkesi. Sanırım yolum hep aydınlık olacak. Yola çıkmadan bir gün önce gündüz vakti güzelce uykumu alıp yola öyle çıkayım dedim. Ama gece saat 10 da uykuya dalıp saat sabah 3 te uyandım. 1 gün önceden hazır olsun diye arabaya eşyaları yüklemiştim. Sabah kalkıp arabaya bindim. Eski ve hiç değişmemiş kontak anahtarıyla bu garip arabayı çalıştırdım. Fethiye’nin bomboş caddelerinden anayola doğru yavaş yavaş ilerlemeye başladım. O garip his içimi daha da kaplayıp doldurdu.

Yarım saate Fethiye’den Antalya’ya yayla yolunun başlangıç noktası olan Kemer kavşağına vardım. İşte o zaman bu eski emektarın Mardin’e doğru yola çıktığını iyiden iyiye anladım. Yola çıkalı yarım saat olmuştu ki arabayı Kemer kavşağındaki ilk Antalya tabelasının altına çekip bir sigara yaktım. Her taraf alabildiğine karanlıktı. Sigaramın dumanı, durmadan tepemde yanıp sönen, sarı trafik ışığı altında yükseldi. O garip his içime daha da yayıldı. Eşimi düşündüm. Eski emniyet kemerimi bağlayıp kontağı tekrar açtım. Teybi de açtım. Metallica – Harvester of Sorrow çalıyordu. İşte dedim, bu şarkıdan başka hiçbir şarkı bu anı ölümsüzleştiremez. Eski emektar, sonsuz karanlığın içinde yavaş yavaş yokuş yukarı, Seki yaylası yönünde tırmanmaya başlamıştı. Birazdan iyice yükselip ulu çamların arasından ilerlemeye başladım. Kınık yaylası tarafına vardığımda boş yolun sonundaki ufuk çok ama çok az renk değiştirmeye başladı. Bu arada zirvelerde ve yol kenarlarında ilk karları görmeye başladım. O garip duygu halen içimdeydi. Karanlık yola o kadar odaklanmıştım ki; kafamda yoldan, o garip histen ve hoparlörden gelen zayıf, cızırtılı Metallica’dan başka hiçbir şey kalmamıştı.

Ufuk biraz daha aydınlanmaya, kızıllaşmaya başlamıştı ki Burdur il sınırı tabelasını gördüm. Yolum Burdur’dan geçmeyecekti ama rotanın çok çok az belki de 20 dakikalık kısmında Burdur il sınırından geçecektim. Artık yol kenarları ve sağlı sollu tüm zirveler karla kaplıydı. Kar görmeye çok fazla aşina olmayan ben, arabayı tekrar sağa çekip indim. Bir sigara daha yaktım ve etrafımı saran karlı manzarayı izledim. Hava daha da aydınlandı. Yolun sonunda, ufka doğru yükselen yüzlerce, yapraksız kavak ağacına bakarak sigaramı içtim. Hava anormal derecede soğuktu, nefesimden uzun zamandan bu yana ilk kez çıkan buharı gördüm. Hava aydınlandıkça içimdeki o garip his de yavaş yavaş buharlaşıyordu. Tekrar yola koyuldum. Antalya’ya doğru güzel dağ geçitlerinden aşşağıya doğru akmaya başladım. Sabahın ilk ışıklarında Antalya’da bir benzin istasyonuna çekip depoyu fulledim. O arada benzin istasyonundaki yaşlı bir amca da arabaya doğru yaklaşıp “yolculuk nereye” diye sordu. Mardin’e dedim. Oralarda ne işin var dedi. Ben de eşimin orada öğretmen olduğunu, eşimin yanına gideceğimi söyledim. Sonra arabaya daha dikkatlice bakmaya başladı. Ben de bu sefer ona sordum. “Sence bu arabayla gidebilir miyim?” dedim. Aç bakalım kaputu dedi. Açtım. Bu arabayla amerika’ya bile gidersin dedi. “Yemin ederim Mercedes’i bi yere, bu arabayı bi yere koyacaklar, ben bu arabaları seçerim” dedi. İçimden bu adamın sabahın köründe karşıma çıkıp da beni yüreklendirmesine sevindim. Yolun karşısındaki küçük kahvaltı büfesine koşarak geçip kendime bir börek ve bir de çay aldım. Oracıkta kahvaltımı yapıp tekrar yola koyuldum. Çok geçmeden Antalya’ya doğru inmeye başladım ve şehir merkezine yaklaştım. Antalya’ya girdikten sonra kendimi bir anda fazlasıyla kalabalık bir trafiğin içinde buldum. Gözüm hep Alanya ve Manavgat levhalarındaydı. O kadar çok dur kalk yaptım ki nerden girdim bu trafiğe dedim. Antalya’da neredeyse her 50 metrede bir trafik lambası var. Koca bir kaos. Kendimi sanki Hindistan trafiğinde ilerliyormuş gibi hissettim. Sonra bu zamana kadar içinden geçtiğim en düzensiz şehrin Antalya olduğuna karar verdim. Bilmiyorum belki de o sabah fazlasıyla ruhsuzdu.

Antalya şehir merkezini geçtikten sonra Alanya – Manavgat yolunda ilerlemeye başladım. Manavgat’ı da biraz geçtikten sonra Konya tabelasını gördüm ve içeriye doğru kıvrıldım. Birazdan Akdeniz’i arkamda bırakıp Toroslar’a doğru tırmanmaya başladım. 86 model Renault yavaş yavaş Toroslar’a doğru tırmanmaya başlamıştı. 4 vitesli bu araba, yer yer 4. viteste bile rampaları çıkıyordu. Bu arada sağlı sollu muhteşem güzellikte manzaraların içinden Toroslar’a doğru tırmanırken yol oldukça virajlı bir şekil aldı ama yoldan ve arabadan da büyük zevk almaya başlamıştım. Arabayı da yavaş yavaş tanımaya başlamıştım. Bu eski model arabanın kendine has bir dili vardı ve ben de bu dili yavaştan çözmeye başlamıştım. Çam ağaçları ve ilerideki karlı ulu zirvelere doğru ilerlerken, artık yol boyunca yalnız olduğum hissi beni sarmaladı. Bu duyguyu motosikletten iyi tanıyorum. Bu duygunun nasıl bir duygu olduğunu tanımlamaya çalışırsam sanırım “özgürlük” buna en yakın kelime olur.

Derken Akseki’ye vardım. Artık kar hemen hemen her yeri kaplamıştı. Mart ayının güzel ve sıcak bir günü olmasına rağmen, kar artık buraların hakimi benim dercesine, sanki sonsuzluğa kadar yayılırcasına, önümde, arkamda, sağımda ve solumda serilip gidiyordu. Çam ağaçları karlı yamaçların içinden baş göstermiş, göğe doğru yükselirlerken, hayatımda daha önce hiç görmediğim bu denli kar manzaraları içinde yavaş yavaş ilerlemeye devam ediyordum. Bembeyaz bir dünyada sanki sadece ben, upuzun yolun sonundaki eşim ve eski emektar vardık. Bu arada arabadan inip birkaç fotoğraf çekeyim dedim ki; kapıyı açar açmaz yüzüme vuran soğuk yelden değişik bir ürpertiye kapıldım. Arabadan inip karlı Toros zirvelerine bakıp şaşakaldım. Toroslar dedikleri buymuş işte derken, aklıma Naim Abi tekrar geldi. İçimden “Vay be” dedim. Demek ki, Naim Abi ruhunu bu dağlarla, bu sonsuz ve garip, ama bana göre biraz da ürpertici dağlarla eğitmiş dedim. Kimbilir bunun gibi dağlarda daha bilmediğim neler yaşamıştır acaba? diye düşündüm. Naim Abi içimde abilik kavramından “Naim Baba” ya doğru yol almaya başlamıştı. Sonra Onun tereddütsüzce “gidebilirsin” demesine hiç şaşırmadım. Kendisini bu dağların zirvelerinde pişiren, ruhuna bu dağlardan katan bir insandan başka bir cevap da alamazdım sanırım. Ve bu dağlarda zaman geçirmiş, içinde ilerlemiş insanların nasıl bir dünya görüşüne sahip olduklarını, olabileceklerini biraz da olsa anladığımı düşündüm. Vay Naim Baba vay… Sonra bu manzaraları görmek ve ilk defa hissettiğim bu duyguları yaşamak pahasına bu yolculuğa çıkılırmış dedim. Yolculuk artık hepten şekil değiştirmiş, zevk verir bir hale dönmüştü. Bu arada Renault 12 Toroslarda anlamına kavuştu, benim de neşem hepten yerine gelip, keyif almaya başlayınca, eski emektar sanki adını aldığı bu dağlarda daha da bir değişik yol almaya başladı. Bu eski emektarı hacı yaptık daha ne olsun. Ama kimbilir bu yaşlı emektar belki daha önce kaç defa hacı olmuştur? Bilemeyiz…
Bu arada tırmanışa devam ederken etrafımdaki manzaralar ve coğrafi şekiller sürekli değişiyordu. Uzun, sürekli dolana dolana ilerleyen yolda benden başka hiçbir arabaya rastlamadım desem yalan olmaz. Böylesine yüksek ve ıssız bir yerde herhangi bir arıza veya sorun karşısında ne yapılabilir diye düşünmek bile istemiyorum. Ama her ne olursa olsun, yolculuk o anlarda gerçek bir yolculuğa dönüşmeye başlamıştı. Öğle vakti geliyor Konya’ya doğru ilerliyordum. Uzun bir müddet sonra -şimdi düşünüyorum da- dehşet verici bir yükseklikten ve ıssızlıktan geçtim. Virajlar daha da sertleşmişti ve inişin birazdan yavaş yavaş başlayacağını tahmin ediyordum. Sonra teypten müziği değiştirip Aşık Veysel’i açtım. İniş boyunca o dehşet ıssızlığın ve yüksekliğin içinden Aşık Veysel’in ezgileriyle ilerledim. Eski bir Renault, içinde ben, bilgisayarım, eşyalarım, battaniyem ve eşimin Fethiye’deki evimizin penceresinden alıp getirmemi istediği 2 küçük saksı kaktüsle birlikte, aklımda dolaşan yüzlerce düşünce, ama garip bir huzurun içinde, adeta arınırcasına Aşık Veysel’in o anlatılamayacak ezgileri ve sesiyle ilerliyorduk. İçte ve dışta, tam anlamıyla bir yolculuktu işte. İstediğim de buydu. Ah Aşık Veysel. Senden başka hiçkimse, hiçbir müzik, hiçbir tını, bu güzel yolculuğa tam da İç Anadolu’ya girerken…
Konya’yı yukarıdan gördükten sonra çoktan öğle olmuştu. Konya’nın etrafında biraz ilerledikten sonra o uçsuz bucaksız, bitmeyecek gibi görünen Konya Ovasına girdim. Bir yol ki, belki de 4 saat boyunca sonsuz bir düzlükte ve boşlukta yol aldım. Boş ve henüz ekili olmayan tarlaların içinden ilerleyişime devam ettim. Burada yolculuğum müthiş bir dinginliğe dönüştü. Aşık Veysel’le ilerleyişimize devam ettik. “Uzun ince bir yoldayım”. İşte Veysel Baba’nın bu ezgisinde birkez daha eski Renault ve ben, İç Anadolu’nun sonsuz düzlüğünde, keçi yününden bir yumak olup, akıp gittik. Bu dümdüz yoldan çıkıp, bomboş bir tarlaya yuvarlanarak adeta ikiye katlanmış sarı renkli bir tır gördüm. Yaklaşık 1-2 saat önce kaza yapmış. Sanırım bu uzun ve düz yol, dalgın bir şoförü hipnoz etmeyi başarmış ve onu, çok tehlikeli bir boyuta dönüşüp, uykunun ölümcül kollarına bırakmıştı. Uyku. Aslında dünyanın en masum hali olan uyku, yeri geldiğinde Anadolu’nun o sonsuz düzlüğünde nasıl da ölümcül bir boyut kazanıyor? Neyse ki hiç uykum yok.

Pozantı’da Zorunlu Mola…

Akşama doğru Adana otobanına girmiş ilerlerken güneş yavaş yavaş alçalmaya başladı. Ve ben bu arada Orta Toroslar’a doğru girmeye başladım. Toroslar’ı daha fazla anlatmaya gücümün yeteceğini sanmıyorum. Yolculuğun bu noktasına kadar sürekli güzel ve anlatması zor yerlerden geçmeye devam ettim. Yaklaşık 6 veya 7 tane tünelden geçtim. Bunlardan bir tanesi de ünlü Gülek Boğazıydı. Büyük İskender’in bile devasa ordusuyla içinden geçtiği Gülek Boğazından, birgün eski bir Renault 12 ile geçeceğimi daha önce hiç tahmin etmezdim. Bu arada birkaç tünelde çalışma olduğundan yol daralmıştı ve oldukça dikkat etmenin gerekli olduğunu anladım.

Diğer yandan birden otoban kalabalıklaşmaya başladı. Bunun sebebi de gece yoluna çıkan sayısız tırdı. Çok geçmeden kendimi birsürü tırın içinde buldum, sağlı sollu, kimi yavaş, kimi hızlı bu koca devler, benim için birtakım tehlikeler arzediyordu. Toroslar’a doğru tekrar tırmanmaya başlamışken büyük bir hata yaptığımı farkettim. Adana’ya doğru 100 km’den fazla yolum vardı ki arabanın yakıtının Adana’ya varmadan biteceğini düşündüm. Bu durumda otoban içinde Adana’ya kadar hiçbir yakıt istasyonu olmayabilir diye düşünerek korkum daha da arttı. Eğer orada bir yerlerde yolda kalacak olursam vay halime. Üstelik yükseklik çok fazla arttığından hava da aşırısıyla soğumuştu. Sağlı sollu sayısız tır da uzun farlarını yakmaya başlamış birçoğu da son sürat solumdan geçip gidiyorlardı. Böyle bir konumda yolda kalmak demek; ölmek demek diye düşündüm. Sonra aklımdan küçük bir hesap yaptım ve yakıtın Adana’ya kadar yetmeyeceğine kanaat getirdim. Bu durumda resmen işim çok ama çok zordu. Bu yüksek zirvelerin kenarlarında ya kurda, ya da kuşa yem olurum dedim ve korkuyla birlikte paniğe kapıldım. Zaten çok da fazla olmayan hızımı daha da düşürdüm. Kendimi böyle bir durumda ne yapabilirim diye hazırlamaya çalıştım ama faydasızdı.

Ne olursa olsun böyle bir yerde durmak tehlikeden de çok fazlası diye düşündüm. Yol kenarında durmak çok tehlikeliydi çünkü karanlık içerisinde son sürat ilerleyen tırlar da yol kenarını adeta yalayarak geçiyorlardı. Dörtlüleri yaksam ne kadar dayanırlardı? Bir an o kadar kötü oldum ki, dudaklarımın bile korkudan kuruduğunu hissettim. Derken ileride sağda bir çıkış tabelası gördüm. Dosdoğru çıkışa girip kendimi bir yakıt istasyonu bulurum ümidiyle otobandan dışarı attım. Bu arada son gördüğüm istasyonda depoyu tekrar fullemediğim için de kendime lanet ettim. Ama bu kadar uzun bir mesafede de tek bir istasyon olmayacağını da tahmin edemezdim. Büyük ve tehlikeli bir hataydı. Sonra bir şey daha farkettim ki yanımda yeterli derecede su da yoktu. Ben ne yaptım diye düşündüm, nasıl bir gafletti bu? Üstelik şimdi otobana tekrar girip daha da karanlığa kalacak, tırların sardığı bu yolda 100 kilometreden fazla yol alacaktım. Derken girdiğim yerde benzin istasyonu olmadığı şokuyla karşı karşıya geldim. Artık stres ve karanlık maksimum seviyeye çıkmıştı. Yoldan geçen birine en yakın istasyonun nerede olduğunu sordum. Bana geriye dönüp, Pozantı’ya gitmem gerektiğini söyledi. Neyse ki Pozantı 15 kilometre gerideydi. Yokuş aşşağı dar bir yoldan çam ağaçlarının arasında inmeye başladım. İleride Pozantı’nın ışıkları görünüyordu ama ben yakıtın ha bitti ha bitecek durumda olduğunu düşünüyordum. Bitmesin, bitmesin diye düşünürken sonunda Pozantı’ya gelip istasyonu buldum ve depoyu fulledim. Ama depo hesabımın kat kat daha altında bir para karşılığında fullenmişti. Orada anladım ki boşu boşuna stres yapmışım. Meğersem deponun yarıdan fazlası doluymuş ve o yakıtla belki de Ceyhan’a kadar devam edecektim. Aslında bu hatanın kaynağı bu eski emektarın benzin göstergesinin çalışmamasıydı. Yakıt idaresini ve hesaplamasını motosikletten dolayı iyi bildiğimden böyle bir hataya düşmem demiştim. Arabanın hem tahminimden daha az yakmış olması, hem de yol boyu anormal bir istasyon kıtlığı olması beni buraya kadar getirmişti. Ama şimdi hem zaman kaybetmiş hem de benzinliğe ulaşmak için geriye doğru yolculuk etmiştim. Artık bir sigarayı hakettim diye düşünerekten ilerideki lokantaya doğru yol aldım. Lokantanın büyük bahçesinde belki 40’a yakın tır parketmişti. Burasının büyük bir tır durağı ve dinlenme tesisi olduğunu farkettim. İçeriye girip bir çay aldım. Çayı alıp hemen dışarıya çıktım ve bir sigara yaktım. Uzun zamandır bir sigaradan bu kadar çok keyif aldığımı hatırlamıyorum. Olsun dedim kendi kendime, biraz zaman kaybettim ama sırf şu sigara için değermiş dedim. Üstelik faydalı bir de deneyim olmuştu, bir daha böyle bir hatayı yapmayacağıma da emindim. Derken eşime ve aileme telefon edip yerimi haber vereyim dedim. Eşimle ve Annemle konuştum. Onları korkutmamak adına herşeyin yolunda olduğunu söyledim.

İkinci Şok…

Aklımda halen yola çıkıp en azından Adana’ya kadar gitmek vardı ki, telefonumun şarjının bitmeye yakın olduğunu anladım. Hemen şarj kablosunu arabanın çakmak soketine taktım. Yola çıkmadan önce çalışıp çalışmadığını kontrol ettiğim, sağlam sokete telefonun şarj kablosunu bağladım. Şarj cihazının üzerindeki küçük kırmızı lamba yandı ama telefon şarj olmuyordu. Şarj bitti bitecek. Yolda başıma bir şey gelmesi durumunda çok önemli olan telefonum şarj olmuyordu. Derken şarj kablosunun sokete bağlandığı yeri biraz çevireyim dedim ve iki parça kıvılcımın çakmaklığın içinden dışarıya doğru süzüldüğünü ve direksiyonun altındaki bir elektrik sigortasının attığını gördüm. Çakmak soketini sağa sola çevirirken arkadaki elektrik kablolarını kısa devre yaptırmıştım. İşte şimdi tam anlamıyla boku yedim diye düşündüm. Üstelik eşim arayacak ve telefonumun kapalı olduğunu görünce korkuya kapılacak, başıma birşey geldiğini düşünecek diye hepten stres oldum. Bu arada kalan son şarjla Ulaş’ı aradım. Ulaş buraları avcunun içi gibi bilen deneyimli bir arkadaşımdı. Amacım burada kalmanın güvenli olup olmayacağını sormaktı. Ulaş’la konuştum ve orasının gayet güvenle kalınabilecek bir garaj olduğunu öğrendim. İçim biraz rahatladı. Bu arada küçük arabamın sağına ve soluna orada konaklamak için gelen 2 tane tır yanaştı. Lokantanın bahçesi gittikçe kalabalıklaşıyordu. Gidip birkaç çay daha içip, telefonumu lokantanın içinde şarja bağlarım diye arabadan çıktım. Baktım ki lokantanın içi tam bir curcuna. Bir sürü tır şoförü lokantada çalışan tek bir televizyonun karşısında çorbalarını yudumluyor. Telefonu şarja taktım. Bu arada bari bir çorba içeyim dedim. Lokantacı sadece tavuk çorbasının olduğunu söyledi. Hayatta en sevmediğim çorba da tavuk çorbasıdır. Ben yine de “napalım artık, telefon da biraz şarj olsun, zaman geçsin” diye, katlanıcaz diyerekten çorbayı söyledim. Ama gördüm ki çorba, çorbalık makamında boyut atlamış bir çorbaydı. Hayatımda içeceğim en güzel çorbanın, aslında en sevmediğim çorba olan “tavuk çorbası” olacağını da hiç tahmin etmezdim. Tır garajlarının eski püskü lokantaları hakkındaki düşüncelerim birkez daha pekişmiş oldu. Bir tavuk çorbasını bile efsaneye dönüştürebilen tır ve kamyon garajları var. Gerisi yalan…

Bir müddet lokantanın curcunalı ortamında takılıp kendimi ortama bıraktım. Derken garsona buralarda bir oto elektrikçi var mıdır diye sordum. “Abi 24 saat açık bi oto elektrikçi hemen 100 metre ileride sağda” dedi. Vay be diyerek hemen arabaya atladım ve oto elektrikçinin önüne çektim. Kafasına madencilerin ışıklı şapkasına benzer bir lamba takmış olan usta 5 dakika geçmeden elini çakmaklığın arkasına sokup sorunu çözdü. Bir de atan sigortayı değiştirdi. Borcum ne kadar diye sordum, 5 Lira dedi. Telefonu taktım. Şarj olmaya başladığını görünce büyük bir rahatlama yaşadım. Tekrar tır garajına dönüp arabayı aynı yere parkettim. Koca garajda bir sürü tırın içinde sadece benim Renault böcek gibi duruyordu. O manzara karşısında lokantanın balkonundan biraz da rahatlamayla birlikte uzaktan gülümsedim. “İşte yolculuk, işte macera” dedim.

Uyku ve Büyük Şok Zincirinin Son Halkası…

Lokantada biraz takılıp, sonra garajda arabanın içinde sabah 2 ye kadar uyumaya karar verdim. Vakit geldiğinde gidip arabanın ön koltuğunu bi güzel geriye doğru yatırdım. Evden yanımda getirmiş olduğum eşofmanımı da yastık yapıp uyumaya çalıştım. Ama bir türlü uyuyamıyordum. Moralim düzelmiş, keyfim tekrar yerine gelmişti ama sanırım içtiğim çaylardan dolayı uykum gelmiyordu. Derken saatin alarmını 2 ye kurup uyumak için beklemeye başladım, nasıl olsa uyurdum. İlerleyen vakitte düşüncelerle birlikte uykuya dalmışım ama fena bir üşümeyle uykumdan uyanmam bir oldu. Arkadan battaniyemi alıp, yün hırkamı giydim. Battaniyeye sarılıp tekrar uykuya daldım. Saat 2 de telefonum çaldı. Kafamı kaldırıp baktım ki karanlık ve sessizlik her tarafı kaplamış. 1 saat daha uyuyup saat 3’te yola çıkarım diye düşündüm. Zaten 4’e doğru da hava ağarmaya başlardı. 1 saat sonra tekrar uyanıp arabadan çıktım, lokantaya gidip yüzümü yıkadım ve uykumun iyice açılması için 2 çayı üstüste içtim. Arabaya döndüm, emniyet kemerimi bağladım ve kontağı açtım. Ama araba çalışmadı. Lanet olsun dedim. Eski, kirli dikiz aynasından kendime baktım. Kontağı bir daha çevirdim, araba yine çalışmadı. Emniyet kemerimi çözecektim ama çözmedim. Kontağı birkez daha çevirdim ama araba yine çalışmadı. Birkez daha, birkez daha… Araba çalışmadı. Arabadan inip lokantaya gittim. Sadece tek bir masada biri genç, diğeri yaşlı, iki kişi çorba içiyordu. Arabadan anlar mısınız diye sordum. Yaşlı olan durumu sordu, biraz anlattım, hiçbirşey demeden masadan kalktı. Araba nerde dedi, arabayı gösterdim. Bas bakalım kontağa dedi, bastım. Araba çalışmayınca “aç bakalım kaputu” dedi. Kaputu açtım. Bunun gazı buz tutmuş dedi. Baktım ki hakkaten de gaz geçişini sağlayan ve sonradan arabaya takılan bir parça buzla kaplanmış. Fethiye hiçbir zaman bu denli soğuk bir yer olmadığından böyle bir şey ne gördüm ne de yaşadım. Üstelik arabanın suyuna donmaması için antifriz de koymam gerekiyormuş. Ben nereden bileyim ki burası Toroslar’ın ortası ve gece dehşet bir soğuk oluyor. Üstelik sürekli kontağı defalarca çevirdiğim için de arabanın içindeki küçük gaz-yakıt kutusunun arkasındaki lehimli yerin de erimesini sağlamışım. O kutuyu da alıp o saatte, belki %1 ihtimal bile olsa açık bir yer bulurum umuduyla önce kapıları kilitleyip otobanda sanayiye doğru yürümeye başladım.

Gariptir ki; yol kenarında, elimdeki küçük, siyah bir kutuyla, garip bir halde yürürken, içimi bir huzur sardı. Hava buz gibi ve gökyüzü de tertemizdi. Gökyüzünde milyarlarca yıldız parlayıp parlayıp sönüyordu. Bundan daha iyisi olamaz diye düşündüm. Tam anlamıyla yalnızdım ve Toroslar’ın tepesinde saat sabahın 3:30’unda, otoban kenarında, elimde küçük ve siyah bir kutuyla tek bir dükkanın bile açık olmasının imkansız olduğu sanayi sitesi denilen ama aslında 4 veya 5 dükkandan oluşan o garip yere doğru yürüyordum. Üstelik hava çok soğuktu…

Devam edecek…

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.