ne biçim şeyler…

Çocukluğum ve Hayvanlara Dair

Çocukluğum, doğduğum ve büyüdüğüm yer olan İzmir’in bir köşesinde geçti. Bahçesinde devasa büyüklükte bir çam ağacı olan evde büyüdüm.  Çam ağaçlarının büyük yapılı ağaçlar olmadıklarını söyleyebilirsiniz ama bahçemizdeki çam ağacı gerçekten de çok büyüktü. Dedem, ben doğmadan öldüğü için Onu hiç görmedim ama dev çam ağacını Onun diktiğini söylerlerdi. Hatta Babaannem, Dedemin Babama birgün çok kızıp da onu o çam ağacına bağladığını hep anlatırdı. Diğer çam ağaçlarından farklı, küçük küçük dikenimsi tomurcukları olan bir ağaçtı. O kadar sık dalları ve iğne yaprakları vardı ki dışarıdan baktığınızda içini asla göremeyeceğiniz dev bir ev gibiydi. Sonraları aynı türden bir çam ağacını sadece bir yerde görmüştüm. Bir daha da hiç görmedim. Zaten özel bir tür olduğu ve dedemin onu özellikle diktiği, bulunduğu yer açısından çok belliydi. İki küçük çocuğun elleriyle sarmaladıklarında birbirlerine dokunamayacakları kadar kalın bir gövdesi vardı. Sonraları tesadüfen, köklerinin bahçemizin her yanına ulaştığını görmüştüm. Her dönem, ince uzun yapraklarını ve o pütürlü tomurcuklarını dökerdi. Annem ve Babaannem sadece yaprakları ve pütürlü tomurcukları için hemen hemen her zaman bahçemizi süpürür bazen de ağaçtan fazlasıyla şikayet ederlerdi. İçinde o kadar çok kuş yaşardı ki ağacın dibinden ve etrafından rengarenk kuş pisliği hiçbir zaman eksik olmazdı. Ağaç o kadar yüksekti ki oturduğumuz yerin hemen hemen heryerinden görünürdü. Bu yüzden oturduğumuz yerde bizim evimize yakın bir yer tarif edilecekse “Büyük ağacın oradan” diye başlayan kelimeler kullanılırdı. Sonraları bahçeli evler birbir yıkılmaya başlanıp yerlerine 4 katlı apartmanlar yapılmaya başlanınca herkes ağaçtan yakınmaya başladı. Çünkü o dev çam ağacı dökülen iğne yaprakları ve tomurcuklarıyla çevresini oldukça kirleten bir ağaçtı. Üstelik ağacın yüksek noktalarından bir tanesinde büyük bir de yaban arısı kovanı vardı. O ağacın etrafında çok vakit geçirdiğim ve onu çok sevdiğim için de geniş ve yüksek dallarının içinde neler olup bittiğini benden iyi hiçkimse bilemezdi. Çünkü o zamanlar bütün gün o ağacın etrafında vakit geçirip oynayan bir çocuktum. O dev ağaç, etrafında öyle değişik bir dünya-tabiat oluşturmuştu ki bilimum hayvan da onun etrafında oluşan o yaşama, döngüye katılmıştı. Bahçemizden eksik olmayan tür tür karıncalar vardı. Kanatlı karıncalar, küçük karıncalar, ince zayıf karıncalar, koca kafalı karıncalar, koşturan karıncalar, sarı karıncalar.. Tabii ki bu garip isimler, küçükken onlara benim taktığım isimlerdi. Ama dediğim gibi, envayi çeşit canlı o ağacın etrafında döner dururdu. Ve yazları ağacın içinden binlerce cırcır böceğinin gece gündüz  kulakları sağır edercesine ötüşleri. Yer yer yuvalarından ağacın dibine düşmüş, küçücük, tüyleri bile çıkmamış kuş yavrularının yüzlerce işçi, kocakafalı karınca tarafından karınca yuvalarına nasıl taşındığını hatırlıyorum. Karınca yuvasının yakınından geçen bir örümceğin nasıl da yüzlerce karıncanın saldırısına uğrayıp, üzerindeki onlarca karıncayla birlikte kaçmaya çalıştığını ama en sonunda her parçasının ayrı ayrı karınca yuvalarına taşındığını hatırlıyorum. Karıncaların büyük devrimler gerçekleştirdiklerine şahit oldum.

Ama her halukarda hiçbir zaman unutamayacağım bir şey vardı. Sonraları aslında bir “puhu kuşu” olduğunu öğrendiğim dev baykuşu hiçbir zaman unutamam. Sanki o ağacın sahibiymiş gibi herzaman hep aynı dalda ve aynı yerde dururdu. Gerçekten çok büyüktü. Ne kadar büyük olduğunu ilk kez Kasaba’dan Necati dayımın geldiği gün hepbirlikte bahçede kahvaltı yaparken görmüştüm. Üzüm çardağının oradan gelen kanat sesi üzerine hepimiz başımızı oraya çevirdiğimizde herkesin şaşkınlıktan donup kaldığını hiç unutmuyorum. Belki de ayak bilekleri o zamanlar benim bileklerim kadar kalındı. Öyle ki, üzerine konduğu üzüm çardağı bile ağırlığından aşağıya doğru esnemişti. Uzun kaşlarını ilk kez o sabah yakından görmüştüm. Birkaç saniye bizlere bakıp tekrar esneyerek yukarıya, ağaca doğru kalktığında açılmış devasa kanatlarını gören herkes, o gün o ağaçta gerçekten büyük bir baykuşun yaşadığına kanaat getirmişlerdi. Sürekli aşşağıdan yukarıya doğru baktığımız için daha önce bu kadar büyük bir kuş olduğunu hiç farkedememiştik. Öyle ki evdeki herkes o puhu kuşuna o günden sonra daha farklı bakar, saygı duyar olmuştu. Adeta o da evimizin bir ferdi haline gelmişti. Bazen sadece onun için, orda mı? diye ona bakardık. O da, hep ileriye doğru bakar ve aşşağılardan birisi ona doğru bakınca o heybetli başını aşağıya doğru çevirir ve bakışlarıyla karşılık verirdi. Birgün babamın ya da tam hatırlamadığım bir başkasının hortumla ona su sıktığını hatırlıyorum. Su zaten yukarıya kadar ulaşmamıştı ama Puhunun hiç aldırış etmediğini birkaç saniye aşağıya bakıp sonra umarsızca tekrar kafasını çevirdiğini unutmadım. Senelerce o ağaçta yaşadı. Bazı zamanlar gider, bir veya iki ay gelmezdi. Her defasında artık ağacı terkettiğini düşünürdüm ama eninde sonunda geri dönerdi. İşte bu ilginç ve az rastlanır büyük baykuş, yaşamak için aynı kendisi gibi bizim dev çam ağacını mesken etmişti.

Neyse… Birgün o ağaç kesildi. Nasıl olduğunu, babamın neden öyle bir karar aldığını veya ona nasıl kıydığını, kıydıklarını bilmiyorum. Kesildiği günü hatırlıyorum. Sadece ağacı kesmek için şehir dışından birileri gelmişti. En üstten başlamışlardı. Belki beş veya altı parça halinde aşağıya doğru kestiler. Odunluğumuzun üzerine düşen ilk büyük parçayı hatırlıyorum. Bir parçası babaannemin evinin çatısını yıkmıştı. Sonrası, sokağımızdaki herkesin memnuniyeti ve o anlatılamayacak boşluk… Boşluk nedir? diye sorarsanız; size “çam ağacının boşluğu” diye cevap veririm. Puhu kuşu sonra nereye gitti bilmiyorum. Ama onun da en az benim kadar boşluğun ne olduğunu bildiğine eminim.

Dedemi daha önce hiç görmediğimi söylemiştim, O da aynı, beni hiç görmemişti. Dedem ölüp seneler sonra ben doğduğumda bana O’nun ismini vermişler. Hiçbir zaman kendi adını ve kendi soyadını taşıyan bir torunu olduğunu bilmedi. Üstelik hayatın garip bir tarafıdır ki; torunu O’nun henüz çok gençken diktiği o küçük ama o zamanlar çok büyük çam ağacının altında büyüdü. Dedem o dev çam ağacını seneler önce dikip de benimle nasıl bir köprü kurduğunu hiçbir zaman bilemedi. Ama şimdilerde etraflıca düşündüğüm zaman sanki dedemin o ağacı özellikle diktiğini anlayabiliyorum. Çünkü özel bir türe ait olan o ağaç, rastgele dikilecek bir ağaç değildi kesinlikle. Kimbilir onu dikerken neler düşünmüştü? O ağacın, torununun çocukluğunu şekillendireceğini bilir miydi? Bildiğim birşey vardı; o da Dedemin köklerine bağlı bir Yörük olduğuydu. Ve eski yörükler için ağaçların, hele ki böyle köklü ağaçların ne kadar özel olduklarını bilirim. Eskiden Toros yörüklerinin kesecekleri bir ağaçtan, onu kesmeden önce af dilediklerini çok kez okumuştum. Bugün geçimlerini ağaç keserek sağlayan “Tahtacı Yörükleri” de haftanın bir günü özellikle ağaç kesmezler, o gün de Cuma günüdür. Sanırım o büyük ağaç dedemin bana verdiği tek ve en güzel hediyeydi. Dedem, o ağaç sayesinde belki de bana bambaşka bir hayat hediye etmişti. Bilemiyorum. Bir apartmanda büyüyüp özel bir kreşte çocukluğumu geçiremedim ama, dedemin bıraktığı dev bir okulun dalları altında büyüdüm. Ve sırf bu yüzden o güzel ağaca bir özür borçluyuz. O zamanlar çok küçüktüm, elimden hiçbirşey gelmezdi ama şimdi o güzel ağaçtan onu kesen herkes adına özür ve af dilerim. Dedemin de onun da ruhu şad olsun.

O güzel ağaçtan daha fazla bahsetmek istemiyorum. Ama herşey biraz da ona göre şekillenmişti. Hatta çocukluğum. O ağaç, çocukluğumu şekillendirmişti. Onunla birlikte, hayvanlarla çok içli dışlı bir çocukluk geçirmiştim. Çünkü gerçekten,  belki de şimdi hatırlayamadığım birçok canlı onun kolları altında, bahçemizde onun oluşturduğu o döngüde yaşıyorlardı. Avlanan süleymancıkları izlerdim. Bazen onları yakalamayı başarırdım. Yüzlerine çok yakından baktığımda ne kadar güzel gözlere sahip olduklarını düşünürdüm. Küçücük, bembeyaz dillerini bilirim. Onları yakaladığımda kalplerinin ne kadar hızlı attığını bile farkederdim. Ağaç geride büyük bir boşluk bırakıp gitse de, hayvanlar çocukluğuma girmişti. Her yerde onları arar, yakalamaya çalışırdım. Hatta onlardan hiç korkmadığım için arkadaşlarım hep şaşırırlardı.

Bir defasında belki de o yıl doğmuş henüz bir ceviz kadar küçük bir kaplumbağa yavrusu bulmuştum. Onu o kadar çok sevmiştim ki alıp eve götürdüm. Küçük bir kutuda çantama koyup ertesi gün gizli gizli okula götürmüştüm. Sıramın altına koyup arada çıkartır gizli gizli bakardım. Sonra babaannemle onu bahçemize koyduk. 2-3 yıl bahçemizde yaşadı. En çok asma yaprağını severdi, herzaman elimle beslerdim. Önce korkar kafasını kabuğuna sokar ama asma yaprağına hiçbir zaman hayır demeden kafasını çıkartırdı. Ben ve Babaannemle birlikte çok mutlu bir dönem geçirdiğine eminim. Uzun bir süre sonra onu bulduğum küçük tepeye bıraktım.

İlk kez bukalemun gördüğümü hatırlıyorum. Korka korka elime aldığımı, sonra bir semt öteye heyecandan koşa koşa en yakın arkadaşıma götürdüğümü hatırlıyorum. O da benim gibi hayvanlara çok meraklıydı. Bahçedeki kümesin çatısına koyup renk değiştirmesini izlediğimizi hatırlıyorum. Onu bulduğum yere gidip başka bir bukalemun daha bulmuş onu da eve götürmüştüm. Limon ağacımızın üzerine koymuştum. Yavaş yavaş ağacın üst dallarına doğru tırmanmaya başlamıştı. Sonra onu bir daha da hiç göremedim. Ama her zaman oralarda bir yerlerde olduğunu bilirdim. Sonraları bukalemunları o kadar iyi tanıdım ki; erkeği ve dişisini ayırmanın biraz zor olduğu Akdeniz bukalemunlarının erkek mi yoksa dişi mi olduklarını kolaylıkla ayırt edebiliyordum.

Çok çeşitli kelebekler vardı. Bazen özellikle, daha önce hiç görmediklerimi yakalamaya çalışırdım. Büyük, kanatlarının alt ucunda farklı şekilleri olan kelebekler vardı. Sonra birgün evden uzakta o büyük kelebeğe çok benzer ama daha farklı bir türünü görmüştüm. O daha da etkileyiciydi. Üstelik onu yakalamıştım. Şimdi, dünyaca ünlü kelebek kolleksiyonlarına baktığımda, onlara çok yakın ve benzer kelebekler olduğunu görüyorum. Kimbilir ne nadide türlerdi. Bir de gece kuşu vardı. İnsanlar gece kuşu derdi ama o aslında bir gece kelebeğiydi. Bir akşam, Sebahat yengemin bahçesindeki akasya ağacının gövdesinde görmüştüm. Gerçekten el kadar büyüktü. Bir kez de Foça’da yine bir incir ağacının gövdesinde görmüştüm. Kanatlarındaki büyük beyaz halkalar insan gözü kadar büyüktü. Birkez de onlardan bir tanesini evimizin önündeki sarı sokak lambasının etrafında uçarken görmüştüm. Bir kelebeğin kanatlarından öyle bir sesin çıkacağını tahmin edemezsiniz.

Her Türk ailesinde olduğu gibi bir dönem muhabbet kuşlarımız ve akvaryumumuz da oldu. Fakat nedense kafesin içindeki veya bir camın ardındaki hayvanlarla fazla bütünleşemedim. Ama muhabbet kuşlarımızın ilk kez tam altı tane yumurta yaptığını gördüğümde nasıl sevindiğimi hatırlıyorum. Altı yumurtadan da altı yavru almıştık. Hatta o yavrulardan bir tanesiyle ilgili çok ama çok ilginç bir anım vardır. Anlatsam çok uzun olur ama ilginçtir ki küçücük bir kuşun bir ailenin yaşamını nasıl da değiştirdiğine şahit oldum. Acıklı bir hikayedir…

Tavuklarımız ve mükemmel bir de horozumuz oldu. Hasan Dedemin o tavuklar için yaptığı tahtadan yemliği hatırlıyorum. O tavuklardan kaç tane yumurta yemişimdir. Yine aynı, Hasan Dedem yılbaşı için bize bir hindi almıştı. Hindi bir ay kadar bizim bahçemizde kaldı. Ne ilginç bir hayvandı. Sonra yılbaşına birkaç gün kala annem sokağımızdan geçen seyyar terlikçiye hindiyi kesmesi için rica etmiş. Terlikçi de hindiyi kesmiş. Kardeşimle bunu öğrendiğimizde büyük bir nefretle terlikçinin sokağımızdan geçmesini bekledik. Adamı taşladığımızı hatırlıyorum. İnanın terlikçi sokağımızdan bir daha geçmedi.

Bir yaz Gümüldür’e çadır kampına gitmiştik. Öğlen vakti kampın sonundaki kayalıklara tırmanıp arka taraftaki küçük koya gittim. Bir kadın, bir adam ve benim yaşlarımda iki de çocukları vardı. Kadın ve adam kayalıklarda oturuyor çocuklarsa denizde yüzüyorlar, deniz gözlüğüyle su altına bakıyorlardı. Uzun süre izledim. Daha önce hiç deniz gözlüğü takmamıştım. Çocuklardan birisi, istersem deniz gözlüğünü bir iki dakikalığına bana verebileceğini söyledi. Gözlüğü takıp su altına baktığımda gördüğüm o koca barbunları ve isparozları hatırlıyorum. Sualtı cümbüş gibiydi. Büyülenmiştim. Sonra ne yapıp ne edip babama ben de bir deniz gözlüğü aldırdım. Gümüldür’deki tüm tatil boyunca su altını izledim. Bir kovayla şans eseri yakaladığım küçücük bir yavru balığı eniştemin 70’lik rakı şişesine koyup dönüşte İzmir’e götürdüm. Bir hafta şişenin içinde yaşadı. Bir hafta hep onu izledim.

Ve kerkenezler… Bir kerkenezin bir güvercini yakalaması kadar etkileyici bir görüntü var mıdır? diye soracak olursanız ben “evet vardır” derim. Bir akşam bir kerkenezin çok yüksekten bir yarasayı yakalamak için alçaldığını ve yarasayı yakaladığını izlemiş birisiyimdir. Daha ne olsun? Diğer yandan onları, kendilerini havada asılı tutarlarken izlemek de müthiş bir duygudur.

Bahçemizdeki toprak saksıda değişik, küçük bir bitki vardı. Birgün sadece bu bitkinin üzerinde yaşayan ve bu bitkinin yaprakları gibi şekil almış garip tırtılların yaşadığını farkettim. Dikkatlice bakmazsanız dalında kurumuş bir yaprak gibi duran bu enteresan hayvanları da hiç unutmam. Onları bugün bir belgeselde izlesek şaşırırdık ki sadece farklı renkte olanlarını bir belgeselde görmüştüm.

Bilmiyorum ama kertenkeleleri çok severdim. Evimizin yakınındaki kıra sadece onları görmek, yakalamaya çalışmak için gittiğim olurdu. Çeşit çeşit kertenkele yakalamışlığım vardır. Kaya kertenkeleleri, farklı türden kır kertenkeleleri ve hatta “kör yılan” dediklerini. Yılanlardan da hiç korkmazdım ama neyse ki birkaçı dışında tehlikeli bir yılan türüyle haşır neşir olmadım, olamadım. Çünkü eminim nasıl olursa olsun yakalamak için birşeyler yapardım. Fakat birgün annem ve komşularımız bahçede otururlarken birden çığlık çığlığa koşuşturmaya başladılar. Gittim gördüm ki küçücük bir yılan. Annem o yılanı elime aldığım için çok kızmıştı. Ama şuanda bile o küçücük yılanın belki de ancak bir büyüteçle görünebilecek pullarının ipek gibi en ince şekliyle dizilişlerine hayran kalmıştım. İnanın bana erkek bir tavuskuşunda bile o küçük, metalik renkli yılandaki zerafeti görmedim.

Birgün evimizin taraçasına çıkıp arka evin çatısındaki tahtalar arasında gerili düz, ip gibi bir örümcek ağı görmüştüm. Ve sahibini de. Sahibi tam da ortada topaklanmış, bekliyordu. Kendi gözlerimle ve doğal ortamında İzmir’de veya yakın çevresinde ondan daha büyük bir örümcek görmedim. Aralarında beni en çok korkutanlardan birisi olmuştur.

Ve arılar…
Arıların her çeşidi. Arkadaşlarımla en büyük ve en tehlikeli eğlencemizdi. Bir günde 3 tane eşek arısının soktuğu olmuştur. Dört beş yıldır sürekli motosiklet kullandığım için halen de sokarlar. O zamanlar evimizin etrafındaki üç dört sokak boyunca nerede, hangi köşede, hangi duvarın hangi çatlağında, hangi arıların yuvası var bilirdim. Arılardan kaynaklı eskilerden kalma bir arı korkum var, ama yalan değil şimdilerde ne zaman bir arı soksa içten içe kendimi daha iyi hissediyorum. Sanki o günleri yad edercesine, sanki arı zehrine ihtiyacım varmış gibi.

Çocukluğumdaki hayvanlara dair unutmadığım, unutamadığım bir şey daha vardır. O da bizim oralarda hiç yaşamamasına rağmen bir sincaptır. Yalnız başına koca bir çınarda yaşayan bir sincap. Onu ilk kez çınar ağacının olduğu bahçe duvarında koşarken görmüştüm. Sonra onu tekrar görebilmek için kaç kez aynı yerde oturdum bekledim ama göremedim. Bir sincap o zamanlar bana nedense çok ilginç ve mucizevi gelmişti. Sonra şans eseri birkez daha gördüm. Hayvan belirli saatlerde aynı duvardan koşarak geçiyor, birkaç saat ortalarda görünmüyor, sonra tekrar aynı yerden koşarak geçiyordu. Sonra öğrendim ki hikayesi acıklıydı. Mahallemizde bir fırın vardı. Bu fırına ayda birkez yakılması için ağaç kütükleri gelirdi. Sincap da, fırına gelen o kütüklerin içinde, kimbilir nereden gelmişti. Düşünüyorum da o sincap da aynı bizim puhu kuşu gibi yuvasından olmuştu. Üstelik ikisinin de yuvası sonradan kesilen bir ağaçtı. Belli ki sincap yuvası kesilip yıkılsa da onu terkedememiş. Sonraları işte o çınar ağacının üzerine yerleşmiş. Çınar ağacının sahibi teyze anlatmıştı. Bu işin bir garip tarafı da; o sincabın varlığından, o teyzeyle benden başka hiçkimsenin haberi yoktu. Zaten başka bir sincap da yoktu, çocukken o sincaptan başka hiçbir sincap görmedim.

Sonraları köpeğim oldu, kedim oldu. Hayvanları hiçbir zaman hayatımdan çıkarmadım ama hiçbir zaman o dev ağacın etrafında döndüğümüz günlerdeki gibi olmadı. Zaten hayat değişti, İzmir değişti, yaşadığımız yerler değişti. Onları unutmamak adına buraya küçük bir not düşmek istedim. Biliyorum ki atladığım daha niceleri var. Ama kısacası, hiç görmediğim Dedem ve bir ağaç çocukluğumu böyle şekillendirmişti. Saygılar..

Nebi Yıkaroğlu 12 Mart 2012

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.