ne biçim şeyler…

Şibumi’den

(Kanımca içerisindeki tespitlerle, amerikayı en iyi anlatan romanlardan biridir)

O gece ölenlerin çoğu, soluk alamamaktan boğularak öldüler. Alevler ciğerlerindeki havayı çekip aldığı için.

Şafak söktüğü zaman her enkaz yığınının tepesinden küçük alev dilleri yükseliyor, çevrede patlayabilecek maddeler arayıp dolaşıyorlardı. Her taraf cesetlerle doluydu. Tam yüzotuzbin ceset. Çocukların pişmiş vücutları okulların bahçelerinde yanyana yatıyordu. Yetişkin çiftler birbirlerinin kollarında ölmüşler, son kucaklaşmalarında can vermişlerdi. Kanallar hala ılık akan suyun içinde batıp çıkan cesetlerle doluydu.
Hayatta kalan sessiz insanlar bir ceset yığınından ötekine gidiyor, akrabalarını arıyorlardı. Her ceset yığınının en dibinde madeni paralar vardı. Bunlar ısınmış, yanmış, sonra cesetleri yakarak aşağıya kaymış, en dibe yığılmışlardı. Kemiklerinin üstünde hiç et kalmamış bir genç kadının üzerinde, sağlam görünüşlü bir kimono vardı. Ama kumaşın bir ucuna dokunulunca hepsi birden kül yığını haline geliverdi.
Yıllar sonra batılıların vicdanı Hamburg ve Dresden’de olanlar için epey sızladı. Oraların halkı beyaz ırktan olduğu için. Oysa 9 Mart bombardımanından sonra Time dergisi olayı “gerçekleşen bir rüya” diye tanımlıyor, Japon kentlerinin de sonbahar yaprakları gibi yanabileceğinin anlaşıldığını yazıyordu.
Üstelik Hiroşima’ya daha vakit vardı.
….
Savaşta yenildiğini bilen ve barış isteğinde bulunan bir ülkenin üstüne uranyum bombası atmayı uygun gören, ikinci ve daha büyük platin bombasını ise yalnız ve yalnız bilimsel deney amacıyla atan insanlık-altı saplantıların…

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.