ne biçim şeyler…

Karabel Kaya Anıtı, Sard – Efes Antik Yolu ve Turgutlu Kasabası

Yaklaşık 5 veya 6 yıl önce bir arkadaşımla birlikte Buca ve Kemalpaşa arasında bulunan Nif dağına motosikletle tırmanmaya karar vermiştik. Başlangıçta kolay gibi görünse de sonradan biraz zorlanmış ve üstüne üstlük Nif dağı içinde biraz ilerledikten sonra bir de kaybolmuş, sonradan yolumuzu şans eseri bulmuştuk. O zamanlar motosiklet üzerinde biraz da yeni olduğumdan uzaklardan her zaman gördüğüm bir yapının içine girdiğimde bu kadar karmaşıklaşacağını tahmin edememiştim. O gezi benim için oldukça ilginç olmuştu. Aynı günün akşamı toz içinde eve döndüğümde yorgunluktan yığılıp kaldığımı hatırlıyorum. Çünkü sadece fiziksel bir yorgunluk değil, yaşadığımız birkaç tehlikeden sonra zihnen de kendimi paniğin ve stresin kollarına bırakmıştım. Bu da beni belki de iki kat daha fazla yormuştu. Ama sonra oraya tekrar çıkmaya karar vermiştim, bu sefer tek başıma. Aradan zaman geçip ikinci kez aynı yere motosikletle çıktığımda bu sefer farklı bir istikamet belirlemiştim, fakat bu sefer bir fark vardı. Yolda konuştuğum bir amca dağ kenarında çok eski bir kabartma olduğunu söylemişti. “Eti Baba anıtı”. Mutlaka o anıtı da gör diye tembihlemişti. O zamanlar tarihe ve arkeolojiye pek meraklı birisi değildim ama gelmişken göreyim diye tarif ettiği yere gitmiş ve kayaya oyulmuş bir adam figüründen ibaret bu yapıyı biraz seyredip gitmiştim. Kimbilir neyin nesiydi? Üzerinde hiç durmadım. Fakat ilginç gelen bir nokta vardı ki; böyle bir anıtın İzmir’de ne var olduğunu duymuş ne de görmüştüm. İzmirliler de bilmezler. Oysa ki hemen yanıbaşımızda çok çok eski zamanlarda kayalara oyulmuş bu anıt neler söylemiyordu ki?

Sonraları biraz tarihe ve biraz da eski Anadolu seyyahlarına ilgi duymaya başlayınca bu anıt ilginç bir şekilde farklı yerlerde karşıma çıktı. Bizlerin bilmediği, görmediği, önemsemediği bu değerli yapıyı çok çok önceleri kimler incelemiş? Üzerinde uzun ve külaha benzer şapkasıyla bir elinde mızrak diğer elinde de bir ok olan bir adam var. Figürün hemen baş hizasında da Luvi hiyeroglifinden oluşan yıpranmış ve zorlukla okunabilen bir de yazı var. Sanat tarzı açısından ilginç. Yunan sanatıyla hiçbir ilgisi olmadığını hemen anlayabilirsiniz. Zaten figürün hemen yanıbaşında bulunan harfler de hiyeroglif harfler. İlk bakışta Mısır sanatına benzeyen tarzıyla şaşırtıcı bir üslubu var. Fakat tamamiyle Hitit tarzında yapılmış. Karabel Anıtı; İ.Ö 13. Yüzyıla tarihlenmiş bir Hitit-Luvi anıtı. Anıtın yeri de çok önemli çünkü anıt bugün İzmir’de Karabel Dağ geçidi denilen yerde konumlanmış durumda. Bunun da önemli bir nedeni var. Karabel geçidi çok eskilerden bu yana kullanılan bir antik yol üzerinde bulunuyor. Bugün kü Kemalpaşa-Torbalı yolu da bu antik yolun hemen hemen tam da üzerinden geçiyor. Her iki yol da aslında tamemen aynı yol. Antik çağda Sard şehrini Efes’e ve Torbalı’da bulunan Metropolis kentine bağlayan yol, bu yolun ta kendisiydi. İ.Ö 13. yüzyıla tarihlenen bu anıtın tam da bu yol üzerinde bulunması bu yolun aslında çok daha önceleri de kullanıldığını gösteren bir kanıt olsa gerek. Aslında bu anıt sadece bunu değil daha farklı olguları da çok eskilerden bizlere haykırıyor. İ.Ö 13. yüzyılda yani Batılı tarihçilerin bizlere dayattığı Yunan-Helen tarih kurgusundan daha farklı şeyler söylüyor. Onlardan çok çok önceki tarihlerde Batı Anadolu’da farklı uygarlıkların yaşamış olduğunu,  kurulmuş olduğunu bas bas bağırıyor.

Bu anıtla ilgili ilk şaşkınlığımı Charles Texier’in Küçük Asya Coğrafyası ve Arkeolojisi isimli kitabıyla birlikte yaşamıştım. Çünkü kitabın içindeki Karabel Anıtına ait gravürü ilk gördüğümde “bu o anıt olamaz” demiştim. Ama yanılıyordum çünkü henüz daha 1833’de Charles Texier, Anadolu gezisinde bu anıtı ziyaret etmiş, bir de gravürünü çizmişti. Bizim görmediğimiz, bilmediğimiz, önemsemediğimiz ve üstelik İzmir gibi bir şehirde bulunan bu anıtı, yabancı bir gezgin çok çok daha önceleri, benden tam 173 yıl önce gelip görmüştü. Üstelik ben bu anıtı bir şans eseri görmüştüm. Aslında daha öncesi de vardı; Texier’den de önceleri bir Alman Bilimadamı olan Steinherr bu anıtı incelemiş ve üzerindeki yazıları okumaya çalışmıştı. Sadece Steinherr değil David Hawkins de bu anıtı inceleyen Arkeologlardan birisidir. Daha da ilginç tarafı Herodot bile İzmir’deki bu kaya anıtından bahsetmiştir. Fakat Herodot ve gezi notlarında Herodot’a büyük bir bağlılık duyan Texier, zamanlarının bilgi ve veri eksikliğinden kaynaklanan yanlışlıklarla Karabel Anıtı hakkında yanlış bilgiler vermişlerdir. Herodot’a bağlı olarak anıtı inceleyen Texier bu anıtın Mısır firavunu Sesostris’e ait olduğunu söyler. Herodot ise 2. kitabının 106. sayfasında (Historia) anıtla ilgili aynen şu yorumu yapar;
İyonya’da Sesotris’in taşa kazınmış iki resmi görülür. Bunların biri Efes’ten Foça’ya ve diğeri, Sart’tan Efes’e giden yollar üzerindedir. Bunların herbiri dört küsur arşın boyunda birer adam tasvir eder. Sağ elinde bir mızrak ve sol elinde bir yay tutar; geriye kalan elbisesiyle yarı Habeşistanlı, yarı Mısırlı kıyafeti sergiler. Bir omzundan diğerine resmin göğsünde Mısır harfleriyle resmedilmiş olan yazının anlamı şudur “Bu kudretli omuzların bu memlekete sahip ettiği kişi benim”.

Fakat yakın zamandaki arkeolojik ilerlemeler ve yeni bulgular sayesinde hem Herodot’un hem de dolaylı olarak Texier’in yanılmış olduğunu görüyoruz. Çünkü anıtı oldukça detaylı bir şekilde inceleyen ve üzerindeki Luvi Hiyeroglifini okumayı başaran Hititolog Hawkins, anıtta betimlenen kişinin “Mira ülkesi kralı Tarkasnava” olduğunu ortaya çıkartmıştır. Aynı zamanda anıtın Mira ve Şeha nehri ülkeleri arasındaki sınırı belirlediğini tesbit etmiştir. Bu ülkeler ise Luvice konuşulan Batı Anadolu Luvi ülkeleriydi. Bu noktada ilginç olan diğer şey ise Herodot’un bu yazının anlamını kendinden emin bir şekilde sunmasıdır. Oysa Herodot ne Luviler, ne de Hititler hakkında hiçbirşey bilmiyordu.

Charles Texier ise anıtı anlattığı bölümde, anıt üzerinde durduğu kadar anıtın yeraldığı yol hakkında da oldukça önemli tespitler ve bilgiler vermiştir. Diğer yandan içinde Karabel Geçidi’nin de bulunduğu bu eski antik yol etrafındaki yerleşim yerlerinden de bahsetmiştir. Bunlardan birisi de “Kasaba” olarak bilinen ve bugün Manisa’ya bağlı Turgutlu ilçesi – kasabasıdır. Texier bu antik yol üzerinde ilerlerken Kasaba’da kalmış ve o 1830’ların Kasabası ve yakın çevresi hakkında birtakım bilgiler vermiştir. Özellikle bu bölüm benim için biraz daha önemliydi çünkü Dedem ve Babaannem de Kasabalı sayılır. Babaannem ve Dedem Turgutlu’ya bağlı Avşar köyünde doğmuşlar ve Babamın da çocukluk dönemi Kasaba’nın üzüm ve incir bağlarında geçmişti. Eski zamanlarda ve özellikle 1800’lü yıllarda Kasaba oldukça fazla sayıda yabancı Anadolu gezginini ağırlamıştır. Yabancı gezginler için güzel bir konaklama yeri olan Turgutlu kasabası, yolu İzmir’den doğuya ve kuzeye doğru giden her gezgin için vazgeçilmez bir konaklama yeridir. Hatta 1600 gibi bizlere çok uzak yıllarda, Turgutlu kasabasından geçmiş olan ve harita ticareti yapan bir tüccarın oğlu Tavernier bile gezi yazılarında Kasaba’dan bahsetmiştir. Şimdi konuyu Texier ve diğer bazı Avrupalı gezginlerin Turgutlu Kasabasını ve etrafını anlattığı bölümlerden alıntılarla devam ettirmek istiyorum…

Charles Texier anlatıyor;
Nif ile Sart arasından geçen şimdiki yol, artık Karabel boğazına uğramaz. Ta Gediz vadisine varıncaya kadar nehrin yatağını izler. Bütün memleket sanatkarca uygulanan tarım sayesinde bir zenginlik ve refah görüntüsü sergiler. Bahçelerin sulanması ve meyva ağaçlarının aşılanması burada Avrupa’daki kadar bir beceriyle uygulanır.

Vadi sürekli olarak doğuya doğru genişleyerek devam eder ve Kavaklıdere adını alır. Bütün dağların oluşumu en iyi yapı taşı olan tek cins kalkerdir. Bu oluşum başkalaşım devrinin yukarı kısmına aittir. Vadiden çıkarken derenin üzerinde yarısı harap altı gözlü bir köprü vardır. Müslümanların olan bu eser hiç şüphesiz Manisa’nın sultanlar ailesine ikametgah olduğu zamanlarda yapılmıştır. Ovanın dört beş kilometre genişliğe ulaşan yeri çok güzel sulanmış ve ekilmiştir. Bahçeciler buranın sebzelerini hep İzmir’e götürürler. Bu ovanın sonunda Kasaba adındaki küçük şehir vardır. Bu kelimenin Türkçe anlamı “kale” demektir; fakat şehirde biraz oldun böyle bir yapı yoktur. Sakinleri hep çiftçilerdir. Buralarda köylerin güvenliği ve asayişi yeterli ölçüde sağlanamadığından, ne çiftliklerde ne de tenha yerlerdeki kır evlerinde oturulur. Kasaba şehrinde çok iyi cins tavuklar ve özellikle çok güzel hindiler gördük. Hindiler İngilizce adlarını aklımıza getirdiler (İngilizce Turkey hindi demektir). Kasabanın özellikle kavun, karpuz ve domatesleri İzmir’de büyük üne sahiptir. Bunları çok fazla tüketirler. Rumlar da Türkler gibi ufak salatalıkları çiğ olarak çekirdeğiyle yemekten hoşlanıyorlar. Buranın çok nadir olan bolluk ve bereketine; ufak bir sanat da eklense, o zaman ki çalışmalardan tarım yüz defa daha çok yararlanır. Bu kadar verimli bir yerde büyük bir kısım arazinin ekilmemiş görülmesi ne kadar üzüntüye sebep oluyor.

Debrent (büyük olasılıkla bugünkü Derbent köyüdür) köyü, kasabadan iki saat mesafede, aşağısında, karlar eridiği mevsimde geçilemeyecek sel suyu akan bir tepenin eteğindedir.Bundan sonra, içinde mezarlara kullanılmış mimari süsleme parçaları görülen bütün ve terk edilmiş bir mezarlıktan geçilir. Bazı yerleri halen iyi döşenmiş yol bölümleri ve duvar yıkıntıları buranın zamanında kalabalık bir merkez olduğunu gösterir.

Sart arazisine yaklaşıldıkça, yolun kenarlarında Bin Tepedekiler gibi, yapay tepeler görülmeye başlar. Bunlar da hiç şüphesiz birincilerle aynı döneme aittir. Sarttan 10 kilometre mesafede bulunan Ahmetçi köyü  bahçelerle çevrili ve çok hoş bir yerdedir. Bu yerden Sart’a (Sardes) kadar ova, Yörük yada Türkmen göçebeleriyle iskan edilmiştir. Bunlarda tahıl ve yiyecek olarak sütle ilgili maddelerle un ve koyun bulunur. Sart harabelerindeki tek ev, Sart çayı değirmencisinin evidir. Charles Texier…

1865 yılında ise bölgeden İngiliz rahip ve arkeoloji meraklısı Richard Chandler geçer. Richard Chandler da gezi notlarında Turgutlu kasabasından bahseder;

“Sakin ve muhteşem gölün kenarındaki (Marmara Gölü) 1 saatlik gezintiden sonra Manisa’ya ulaşmak için yazıtlı bir çeşmenin yanından geçerek güney batıya yöneldik. Bir süre sonra yolun üzerinde bulunan bir Tepeyi (Tümülüs’e) ulaştık. Saat 11’de, bu tepenin ardında bulunan Hermus’a (Gediz Nehri) vardık. Bu nehir oldukça büyük. Ancak nehrin suyu hızlı ve çamurlu. Hermus’un birbirine yakın olan yerlerinden geçerek 3 tümülüsün yanındaki yola girdik. Bu yol bizi 2 saatten daha fazla bir zamandan sonra, yeşil bir tepeciğin yanında, Sardes’ten 4 saat uzaklıktaki Uran-lui (Urganlı) yakınında temiz bir kahve kulübesine götürdü. Bura bir süre dinlendik. Arkamıza takılan ve “Sart” adını verdiğimiz köpeğimiz bu bölgede bizi terk etti. Köpek umduğumuz gibi eski sahipleri olan çobanlara dönmüştü.

Sabahleyin Bazocleu’dan hareket ettiğimizde, sisle çevrili Sipylus (Manisa Dağı) hariç dağların hepsi bulutsuzdu. Hava oldukça sekindi ve etrafta çok güzel kokular vardı. Havayı serinleten, tazelik veren ve güzel kokuya sebep olan muhakkak ki sağanak yağmurdu. Bulutlar, karşıda görünen Sipylus’u (Manisa Dağı) şimdi oldukça saklamış ve sarmalamıştı. İnce kara bir buluttan geçen şiddetli yağmurla birlikte gök gürültülüydü. Saat dört buçuktan sonra güneş çıktı. Bulutlar yükseldi ortalık aydınlandı. Artık dağ zirveleri çok iyi fark ediliyordu. Hermus’un yamaçlarında yer alan dağların eteğindeki görüntüler saki birer kartpostal gibiydi.

Berrak bir derenin yanındaki ağacın altında yemek yedikten sonra, aceleyle atlara binip yola koyulduk. İki saat içinde Durgutlu, diğer adı Casaba olan kente vardık. Burası düzlükte kurulmuş ve kayda değer büyüklüğe sahip bir kasaba. Oldukça güzel bir yer. Her taraf yeşil. Ağaçların arasından yükselen birçok cami ve onların minareleri kasabayı süslüyor. Ne var ki yerleştiğimiz han harabe gibiydi. Tek geceliğine burada kalacak olmamıza rağmen handaki ziyaretimiz can sıkıcıydı. Mekân tam bir yolgeçen hanıydı ve Smyrna’da (İzmir) azan dertlerimiz ilerledikçe git gide daha korkunç olduğu kadar daha otantik bir hal alıyordu.

Sabah erkenden kalkıp Sipylus Dağı’nın yolunu tuttuk. Solumuzda Tmolos Dağı (Boz Dağ) yer alıyordu. Bu dağın eteklerinden Hermus’a (Gediz Nehri) kadar uzanan bir açıklık bulunuyordu. Geniş bir nehir yatağını (Irlamaz Çayı olmalı) ve bir dereyi geçtikten sonra bir dereyi daha geçerek dağın sınırına geldik. Gittiğimiz yolda karla kaplı yüksek bir köprü vardı.

Sipylus dağı (Manisa Dağı) eski çağlardan bu yana sık sık düşen yıldırımları ile bilinmektedir. Smyrna’da (İzmir) bulunduğumuz sürede bu dağın sürekli gümbürtülerini duyuyor, düşen yıldırımları uzaktan seçebiliyorduk. Dağ ile aynı ismi taşıyan şehir bir zamanlar Mæonia’nın veya Lidya’nın başkenti imiş. Tantalus zamanında yörede çok şiddetli depremlerin yaşandığı kayıtlara geçmiştir. Bu depremlerde birçok köy ve şehir yok olmuş, Sipylus şehri alt üst olmuş ve bataklıklar göllere dönüşmüş.

Sağımızda Hermus ovası boydan boya uzanırken dağın eteklerinde ilerlemeye devam ettik. Turgutlu’dan sekiz saat sonra Magnesia’ya vardığımızda atlarımız oldukça bezgin düşmüş, bizlerde yorulmuştuk.” Richard Chandler – 1865.

1836 yılında ise Gotthilt Heinrich von Schubert Turgutlu’yu ziyaret eder. Turgutlu kasabasında en çok develerden etkilenen Schubert Kasabadaki develer hakkında;

“Bu hayvanlarla yol aldığım zaman, başlarını yukarıda tutarak nefes almalarını seyrederken büyük keyif alırdım. Öndeki eşeğin boynundaki çan sesine uyarak gitmeleri ve sahibinin ıslığına göre usulca hareket etmeleri develere gizemli bir hava verirdi.” Gotthilt Heinrich von Schubert – 1836.

Kuşkusuz daha pekçok eski Anadolu gezgininin yolu Turgutlu kasabasından geçti. Ben de kendimi yarı Kasabalı saydığım için bu gezi notları beni biraz daha farklı heyecanlandırıyor. Aslında Kasaba ve çevresindeki köyler hakkında yazılacak ve söylenecek çok şey var. Özellikle Turgutlu kasabası etrafındaki köy isimlendirmeleri ilginçtir. Bu konuda yaptığım birkaç çalışmayı da ilerleyen zamanlarda burada paylaşmayı istiyorum.

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.