ne biçim şeyler…

Tlos’u nasıl keşfetti? Charles Fellows – 1838

Charles Fellows, 1838 yılında Batı Anadolu’ya düzenlediği geziyle birlikte, Likya Uygarlığı’na  ait birçok şehri de keşfeden arkeolog-gezgin olarak bilinir. Fellows’un gezisi ve keşifleri sonrası 1839’da İngiltere’ye döndükten sonra yazdığı ilk kitaptan, özellikle Tlos antik şehrine ilk girişini anlatan bölüme ait birkaç paragrafın çevirisini yaptım. İsmi, zamanının bilinen haritasında farklı bir Likya kenti olarak işaretlenmiş Tlos’un, Fellows tarafından arkeoloji literatürüne katılmasıdır. Fellows Arnna’dan (Xanthos – bugünkü Kınık) çıkıp, Eşen çayını takip ederek Likya’nın kalbine doğru girmeye başlıyor.

20 Nisan – Demelheer (Eşen’e bağlı Demirler köyü olabilir) At üzerinde Xanthos’tan ayrıldıktan sonra, nehir boyunca tam 15 mil çok güzel yerlerden geçerek ilerledik. Bir mil boyunca ıssız bir bölgeyi ve yarısı belli belirsiz bir antik şehri geçtik. Oldukça derin ve büyük kıvrımlarla akan sarı renkli nehri (Eşen Çayı) takip ederek, bazen yükselen tepeler ve sık ağaçlı ormanlarla tabloya benzer bir görüntünün içinde ilerledik. Şimdi önümüzdeki bu vadi; Küçük Asya’da bu zamana kadar gördüğüm en güzel vadi. Bu gece çadırımı kuracağım yerin ne kadar güzel bir yer olduğunu, nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Önümde uçsuz bucaksız, yemyeşil otlaklar var ve ben çadırımı tüm bu düzlüğe ve vadiye hakim bir uçurumun kenarına kurdum. Sırtımı ise ardında Makri (Fethiye’nin eski ismi) olan sık ormanlıklara sahip  dağlara yasladım. Buranın toprağı oldukça ince yapılı fakat koyunların otlamaları için oldukça ideal. Haftalardan beri gördüğüm en bereketli otlaklar burası olsa gerek.

Çadır hayatının onlara verdiği özgürlükten olsa gerek, buradaki insanlar oldukça iyi görünüyorlar. Fakat seyahat eden insanlar için çok nazik oldukları söylenemez. Bu insanların yeterli yiyecekleri varsa parayı asla önemsemezler ve bundan fazlasını da istemezler. Bu insanların kamplarından birinde konakladık. Sabah saat 6:00 da atlarımızı hazır etmelerini istedik fakat saat 7:00 olmasına rağmen görünürde kimse yoktu. Onları uygun bir şekilde yakalamak çok zor. Atlarımız ancak öğleden bir saat önce hazırlandı. Buradakiler aynı zamanda güzel atlara da sahipler fakat atlarında nal kullanmıyorlar, atlarda eyer ve dizgin takımları da yok. Türklerin aksesuar ve malzeme konusunda çok yetenekli insanlar oldukları söylenemez. Eğer daha önce görmedikleri birşey veya bir yöntem görürlerse verdikleri ilk tepki “Allah Allah” demek oluyor.

21 Nisan – Cousk (Köşk olduğunu tahmin ediyorum) köyünde bu bölgenin yerel valisinden atlarımız ve bizim için gerekli olan yerel izinlerimizi içeren tezkereyi almak için 1 saat vakit harcadık. Bir sonraki köy olan Doover’de (Bugünkü Düğer Köyü) yolumuz nehir tarafından tekrar kesildi. Yaklaşık 5 mil at sürdükten sonra 2 veya 3 tane değirmeni de geçip, verimli ve ardındaki dağın yamacında beni oldukça etkileyen antik şehir harabeleriyle dolu bir bölgeye girdik. İşte burası, haritalarda “Pinara” olarak işaretli olmasına rağmen, bulduğum kitabe ve yazıtlara göre “Tlos” olmalıydı.

Eşyalarımızı bıraktıktan sonra önümüzde uzanan dağa doğru 2 veya 3 mil ilerledik. Antik şehrin etrafındaki birkaç muhteşem mezar buranın bir Greek şehri olduğunu işaret ediyor. Son derece büyük binaların ayakta kalabilmiş bina kalıntılarından anladığım kadarıyla burada Roman tarzında inşa edilmiş bir saray var. Fakat bu bina, ne yapısı itibariyle ne de buradaki kitabelere göre şehrin asıl tarihinde yapılmış bir bina değil. Bu da bu şehrin son dönemlerinde tekrar düzenlenmiş veya onarılmış olduğunu gösteriyor. Kalıntılardan anlaşıldığına göre duvarlar daha sonradan işlemeler ve destekler ile yükseltilmiş ve güçlendirilmiş. Bu büyük şehrin tiyatrosu ise daha önce gördüğüm tiyatrolar arasında en yükseğe kurulmuş olanlarından. Oldukça pahalı malzemelerden ve zengin işlemelere sahip bu tiyatronun her oturağı aslan pençesi şeklindeki işlemelere sahip. Kornişlere, çelenklere ve masklardan anlaşıldığına göre bu şehir oldukça zengin bir şehirdi. Etrafta muhtemelen şehrin daha geç dönemine ait olan kolonlu yapılar var. Şehrin en çarpıcı güzelliği ise hiç şüphesiz akropolün etrafındaki kayalara oyulmuş, mükemmel formlara sahip  mezarları. Bu tapınak formundaki kaya mezarlarının üzerleri kayalara işlenmiş sarmaşıklarla süslü. Burada yapacağım kaya mezarları çizimleri, mezar çeşitliliğini anlamak ve gösterebilmek adına yazılı açıklamalardan daha faydalı olacak. Ayrıca hemen yanıbaşındaki kayaların diğer tarafında da oldukça fazla sayıda kaya mezarı var.

Charles Fellows – Nisan 1838

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.