ne biçim şeyler…

Son Zeybek

 Zeybek sözcüğünün kökeni hakkında birçok farklı görüş var. Mevcut görüşlerin bazıları birbirlerini destekler nitelikte olsa da bazıları kelimenin kökeninin farklı kaynaklardan geldiğini ve zamanla değiştiğini savunuyor. Fakat en çok kabul edilen görüş zeybek sözcüğünün eski Türkçe’deki say-bek kelimesinden geldiği yönünde. Eski Türkçe’de Saybek kelimesinin anlamı ise güçlü ve koruyucu olan’dır. Bazı tarihçiler ise bu sözcüğün arapça “civa” anlamına gelen “zibak” tan türedildiğini söylemiştir. Bu anlamda zeybek sözcüğü civa gibi hareketli, ele avuca gelmeyen anlamında kullanılmıştır. Sözcüğün kökeni hakkında o kadar farklı görüşler var ki; sözcük kökeninin Afganistan kaynaklı olabileceğini ve buna örnek olarak Doğu Türkistan ve Afganistan’ın Badahşan kentlerinde bulunan Zeybek isimli köyleri gösterirler. Zeybek kelimesinin kökeniyle ilgili bu kadar farklı görüş arasından doğru olanı seçmek zor. Fakat benim ilgilendiğim nokta zaten kelimenin kökeninden ziyade bir Anadolu halk ünvanı olan Zeybek kavramının kendisi.

Zeybekler, Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanlarında ve Emperyalist devletlere karşı verdiğimiz büyük kurtuluş mücadelesinde sahneye çıkmış, daha çok bilinir olmuş Ege’nin ve dolayısıyla Anadolu’nun halk kahramanlarıdır. Bu insanların ortak özellikleri, adil, güçlü ve halk dostu olan, halkı gözeten, koruyan, kollayan insanlar olmalarıdır. Diğer yandan Anadolu’da bu özelliklere sahip olup da Zeybek ünvanına sahip olmayan büyük Halk kahramanlarımız da vardır. Örneğin Hekimoğlu bunun en güzel örneğidir.

Hekimoğlu, uzun yıllar boyunca Fatsa, Ordu, Tokat, Niksar ve Samsun dağlarında hüküm sürmüş bir halk kahramınıdır. Halk tarafından sevilen ve tüm bölge köylerince desteklenen bir efsanedir. Ayhan Yüksel’in Osmanlı arşivlerinde yaptığı araştırmalara göre bir haksızlık yüzünden dağa çıkmış ve zamanla halk tarafından destek alarak büyük bir kahramana dönüşmüştür. Öyle ki Hekimoğlu davası bölge topraklarında bir Türk-Gürcü savaşına kadar gitmiştir. Halk adına büyük başarılar sağlamış, bölgedeki Gürcü derebeyinin köylülere ve halka yaptığı adaletsiz uygulamaları sona erdirmiştir. Hekimoğlu suçsuz olduğu ispatlandığı halde, 26 Nisan 1913’te sekiz saat süren bir çatışma sonrasında Osmanlı birliklerince öldürülmüştür. Bu anlamda Hekimoğlu’nun dağa çıkış hikayesi ve yaşamı boyunca sürdürdüğü faaliyetleri Zeybeklik kavramına tam tamına uymaktadır.

Fakat Zeybekliğin doğduğu topraklar olan Ege’ye baktığımızda ise çok fazla sayıda Zeybek-Halk kahramanı ile karşılaşırız. Bu durumun asıl sebebi bölgenin etnik yapısıdır. Ege ve Akdeniz Bölgeleri, Büyük Selçuklu İmparatorluğundan bu yana bir Yörük ve Türkmen yerleşkesidir. Bunun da sebebi Selçuklu İmparatorluğundan beri Asya’dan kavimler halinde gelen Türkmenlerin bu bölgelerde iskan etmeye başlamasıdır. Bu bölgelerdeki Karamanoğulları ve Aydınoğulları beylikleri büyük topluluklar halinde yaşayan Türkmen-Yörüklerden oluşuyordu. Osmanlı İmparatorluğu ise bu beylikleri dağıtıp son vermek ve bölge üzerinde hakimiyet kurmak istiyordu. Bilindik tarih, bizlere her ne kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı bir yüzünü göstermeye çalışsa da, bu topraklarda durum hiç de anlatıldığı gibi değildi. Osmanlı, Ege ve Akdeniz bölgelerinde iskan etmiş tüm Türkmen-Yörükleri zorla uyguladığı iskan politikalarıyla farklı coğrafyalara sürmeye çalışmış ve bölge insanları üzerinde katliamlara varan uygulamalara gitmiştir. Bugün bildiğimiz Yörüklerin ve Türkmenlerin dağları mesken tutmalarının kökeni de Osmanlının uyguladığı bu politikalardır. Osmanlı İmparatorluğu, Türkmenlere ağır vergiler uygulamış ve birçoğunun dağlarda, toplumsal hayattan kopuk bir yaşam sürmelerine sebep olmuştur. Aksi olarak Türkmenler, Asya bozkırlarından Anadolu’ya dağlarda yaşamak için değil, geniş otlaklar için gelmişlerdi.

Şimdi biraz daha gidip bu çekişmenin daha da derinine inelim. 1402 yılı Ankara Savaşı. Osmanlı İmparatorluğu sınırlarını büyütmek adına Anadolu Beylikleriyle büyük savaşlar yapmış ve kazandığı zaferler sonrası bu beyliklere bağlı Türkmenlere büyük yaptırımlar uygulamıştır. Bu anlamda, ister kabul edelim, ister etmeyelim; Osmanlı bölge insanı üzerinde büyük baskılar kurmuş, katliamlara varan uygulamalara gitmiştir. Fakat sıra Ankara savaşına geldiğinde, Osmanlı saflarındaki Türkmenler daha adil ve adaletli bir politika gözeten Timur tarafına geçerek saf değiştirmiş ve Osmanlı büyük bir bozguna uğratılmıştır. Savaş sonucunda Yıldırım Bayezid’in iki oğlu kaçarak kurtulmuş, Yıldırım Bayezid ise esir alınarak götürülmüştür. Daha sonra Yıldırım Bayezid, bir kafese konulup tüm Anadolu’da gezdirilmiştir. Ve bu büyük savaş sonrası Anadolu Beylikleri yeniden kurulmuştur. İşte Osmanlı ve Türkmen çekişmesi Ankara savaşında en yüksek boyutuna ulaşmıştır. Diğer yandan şunu da bilmemiz gerekir ki; Timur, tarihin en gerçek Türk liderlerinden biridir.
Şimdi Osmanlı İmparatorluğu’nun çok farklı bir boyutuna da göz atalım.

Bildiğimiz üzere Osmanlı İmparatorluğu boyunca hiçbir halk ihtilali gerçekleşmemiştir. Yoksa gerçekleşti de bizim mi haberimiz yok? Evet ne yazık ki öyle. Bundan haberimiz yok.

“Vali-i vilayet, Hademe-i devlet, Atçalı Kel Mehmet”

Atçalı Aydın’a bağlı küçük bir kasabadır. Eğer bugün yolunuz Atça’dan geçecek olursa Atça kasabasının meydanında Atçalı Kel Mehmet’in büyük heykeliyle karşılaşacaksınız. Heykelinin hemen yanıbaşında da yukarıdaki cümleyi göreceksiniz.


“Vali-i vilayet, Hademe-i devlet, Atçalı Kel Mehmet”
Bu tamlama Atçalı Kel Mehmet’in Aydın Vilayeti adına bastırdığı mührüdür. Bundan yüzyıl önce Atçalı Kel Mehmet ve yüzbinlerce Türkmen Yörük, Osmanlının koyduğu haksız ve yersiz vergiler yüzünden başkaldırmış, şehirdeki tüm Osmanlı derebeylerini de kovarak vilayet dışına sürmüştür. Bunun sonucunda Atçalı Kel Mehmet önderliğindeki bu büyük halk hareketi daha da büyümüş ve neredeyse tüm Ege’ye yayılmıştır. Atçalı Kel Mehmet, Aydın vilayetine arkasındaki binlerce zeybekle birlikte girdiğinde halk tarafından büyük bir sevinçle karşılanmış ve Aydın Vilayet yönetimine getirilmiştir. Atçalı, daha sonra tüm Osmanlı zabitlerini ve voyvodaları Aydın’dan sürerek halkı yönetmiş ve halk, yönetimi boyunca hiç görmediği kadar büyük bir refah görmüştür. Öyle ki halk kendi mahkemelerini kurmuş ve Osmanlının adaletsiz sistemi safdışı bırakılmıştır. Döneminde tüm yönetici sınıfı yabancılardan oluşan Osmanlının bu vilayetinde de yönetim sınıfını yabancılar oluşturuyordu. Fakat Atçalı Kel Mehmet hareketinden sonra bölge yabancı voyvodalardan temizlenmiştir. Bu anlamda büyük bir Türk hareketi oluşturan Atçalı Kel Mehmet isyanı ve diğer deyişle Aydın İhtilali, 19. yüzyılın ilk Türkçü halk ihtilalidir. Atçalı, öldürüldüğü gün olan 10 Haziran 1830 tarihine kadar milliyetçi ve toplumcu bir yönetim sergilemiştir. Şimdi Aydın İhtilali’ne Wikipedia’dan bakalım;

1829’da Kuyucak’ta başlayan Kel Memet’in önderliğindeki Aydın ayaklanması bir halk ihtilali özelliklerini taşır görünmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun girdiği savaşların vergi yükünden bunalan halka bu vergiyi kaldırdığını ilan etmiş, mültezimlerin, voyvodaların ve zabitlerin halktan keyfi olarak topladıkları vergileri kaldırmıştır. Bunlarla da yetinmeyerek, ‘ vali-i vilayet, hademe-i devlet, Atçalı Kel Memet ‘ şeklinde imzaladığı fermanlarda hükümetten serbest ticaret ve tarımın korunmasını, kanunların değiştirilmesini, daha eşit kanunlar yapılmasını ve askerliğin yeni esaslara bağlanmasını istemiştir. Aydınlıların yanı sıra, Kütahya, Manisa, Burdur ve Denizli ‘nin bazı kazaları, onun ileri sürdüğü fikirleri sevinçle karşılamış, ona kapılarını açmış ve kendilerine efendi yapmışlardır. İlk ayaklanmasında Aydın mütesellimi ve yanındaki adamlarıyla girdiği çatışmalar hariç, diğer kasabalarının hiç birisinde ona karşı silah atılmamıştır. Aksine, adamlarıyla birlikte bu kasabalara birer kurtarıcı gibi girmiştir. İdaresi altında bulunan yerlerde halkının malına, canına ve ırzına saygı gösterdi. Seyahat hürriyetine engel olmamıştır. Zulmü ve adaletsizliği ortadan kaldırmak, yeni bir düzen kurmak için çalışmıştır.

Peki Atçalı’ya ne oldu? Pek tabii ki Osmanlı’daki her halk kahramanı gibi Osmanlı askerlerince katledildi.
Fakat görüyoruz ki Osmanlı İmparatorluğunda büyük bir halk ihtilali gerçekleşmiştir. Bu düşündüğümüzden de öte önemli bir durumdur ve okullardaki hiçbir tarih öğretimi bu büyük halk hareketinden bahsetmez.
Şimdi bir başka Zeybekten, Çakırcalı Mehmet Efe’den bahsedersek bu yazı hiç bitmez ama bahsetmezsek de olmaz. Çakırcalı’da kaynaklara göre kendisine ve babasına, Osmanlı askerlerince yapılan haksızlıklar sonucu dağa çıkmıştır. Çakırcalı Mehmet Efe, İzmir’in Ödemiş ilçesine bağlı Türköne köyünde doğmuş bir Türkmen Yörüğüdür. Hayatı boyunca bölgedeki derebeyleriyle mücadele etmiş, Ege Efelik kültürünün en bilinen kahramanlarından birisi olmuştur. Yaşar Kemal’in yazdığı Çakırcalı’yı okumanızı tavsiye ederim. Zira “Osmanlı’ya güven olmaz” sözü Çakırcalı Efe döneminin en en sık kullanılan deyişlerindendir. Çakırcalı Efe’nin Osmanlı’dan çoğunlukla “Kahpe Osmanlı” olarak bahsetmesi de bilinen bir gerçektir. Diğer yandan döneminde halk arasında en sık kullanılan deyişlerden biri de;

“Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı
Ekende yok biçende yok
Yemede ortak Osmanlı” deyişidir.

Peki aynı dönemde Osmanlı saraylarında söylenen bir tekerlemeye de gözatmadan geçmeyelim;

“Türk değil mi, Merzifon’un eşeği, Eşek değil, köpekten de aşağı.”

Çakırcalı da aynı Atçalı örneğinde olduğu gibi büyük bir halk kahramanı olmuş, tüm Ege’de büyük bir güçle desteklenmiştir. Halk Çakırcalı Efe’yi adeta bağrına basmıştır. Çakırcalı fakirlik ve yokluk çeken halkı desteklemiş, yeri gelmiş derebeylerinden aldığı haraçlarla köylüler için köprüler dahi yaptırmıştır. İşte böylesine büyük bir Zeybeğin sonu ne oldu dersiniz? Pek tabii ki çoğu halk kahramanı gibi Osmanlı askerlerince öldürüldü.
Peki Osmanlı yönetimi ne için bu büyük halk kahramanlarını öldürdü? Cevabı basit; Osmanlı yönetim sınıfında Türklere yer yoktu. Bu konu oldukça uzundur, tartışılır ve irdelenir. Fakat bilinen tarih anlayışla bu konuya yaklaşmakla hiçbir sonuca varamayız. Osmanlı ve Zeybekler, tarihleri boyunca, Ege’de yaşadıkları tüm bu hareketler sebebiyle hiçbir zaman barışık yaşayamamışlardır. Diğer yandan, Atçalı Kel Mehmet hareketi sonrasında da, Çakırcalı Efe’nin öldürülmesinden sonra da bölgedeki tüm Zeybekler büyük çarpışmalar sonrasında öldürülerek yokedilmişlerdir. Fakat Zeybeklik hiçbir zaman bu topraklardan silinememiş, yok edilememiştir. Ta ki Ege’nin tüm zeybekleri Büyük Önderin Liderliğinde örgütlenmişler ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında büyük rol oynamışlardır. Bu sebeple kendisi de bir Zeybek olan Mustafa Kemal, onlara gereken değeri ve önemi her zaman vermiştir.

Ve Mustafa Kemal Atatürk. Bana göre Türk tarihinin son büyük zeybeğidir. Bunu bir benzetme veya yakıştırma anlamında söylemiyorum. Mustafa Kemal Atatürk gerçek bir Zeybektir. Şimdi konuya farklı bir boyuttan yaklaşalım;

Mustafa Kemal Atatürk, gerçekleştirdiği büyük devrimlerden sonra Türk insanı için heryerde icra edilebilecek ve kadın-erkek birlikte oynanabilecek bir dans seçti. Bu dans “Zeybek”ti. Diğer yandan Mustafa Kemal’in en sevdiği oyunun “Zeybek” olduğu birçok kaynakta da zaten geçmektedir. Hatta, Atamızın ölümünden önce, hastalığının ilk zamanlarında bile Zeybek oynadığı biliniyor. Atamızın 2/3 Eylül 1936 tarihinde Beylerbeyi sarayında düzenlenen Balkan Festivalinde Zeybek oynarken çekilmiş bir de fotoğrafı vardır.

Atatürk devrimleri sonrası Zeybek oyununun salon kreasyonları üzerine çalışmış ve Selim Sırrı Tarcan ile birlikte bu güzel oyunun bir salon versiyonunu oluşturmuştur. Atamızın Selim Sırrı Tarcan’ın başarılı çalışmalarından sonra sarfettiği şu sözleri Zeybek oyununa bakışını belli eder;
“Selim Sırrı Bey, zeybek oyunlarına medenî bir şekil vermiştir. Bu eser hepimiz tarafından kabul edilerek, milli ve sosyal hayatımızda yer tutacak kadar tekemmül etmiş ve bedii bir şekil almıştır. Artık Avrupalılara “Bizim de mükemmel raksımız var, diyebiliriz ve bu oyunu salonlarımızda müsamerelerimizde oynayabiliriz. Zeybek dansı her sosyal salonda, kadınla beraber oynanabilir ve oynanmalıdır.”

Diğer yandan Atamızın anılarında, Bursa’da onuruna düzenlenen baloda, ölümünden tam 8 ay önce valsi yarıda keserek zeybek oynadığı yeralıyor.

Selim Sırrı 1924 yılında Paris’te düzenlenen olimpiyat oyunlarında zeybek oynamıştır. Daha sonra olimpiyatlarda oynadığı bu kareografiyi geliştirerek, İzmir Kız Muallim Mektebi’nin konferans salonunda Atamızın huzurunda sergilemiştir. Gösteri sonrası Atamız, Selim Sırrı Tarcan’a dönerek “Yorulmadınızsa Mualla Hanım’la birlikte bir defa daha şehir elbiseleriyle oynadığınızı görmek isterim” demiştir.

Pek tabii ki Atatürk’ün, Anadolu kültürüne ait onca dans ve halkoyunu varken Zeybek dansını milli dansımız olarak seçmesi ve yüceltmesinin bir sebebi vardı. Bunun sebebi Atatürk’ün uzak geçmişinde yatmaktadır. Atamızın baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendidir. Hafız Ahmet Efendi ise Osmanlının sert iskan politikalarından etkilenen ve sonrasında XIV-XV. yüzyıllarda, Konya ve Aydın’dan Makedonya’ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Kızıl Oğuz, Yahut Kocacık Yörüğü Olarak Ali Rıza Efendi’nin kökeni hakkında elimizdeki en somut bilgiler ise öncelikle kendisinin, annesinin, kardeşi Makbule Hanım’ın anlattıklarıdır. Diğer yandan ikinci kaynağımız da hem Atamızı, hem de ailesini çok yakından tanıyan çocukluk arkadaşı Hacı Mehmet SOMER’dir. Mustafa Kemal dahil aile fertlerinde kuvvetli bir “Yörük, Türkmen olma” bilinci vardır. Makbule Hanım, E.B. ŞAPOLYO’nun sorduğu “babanız nerelidir?” sorusuna şu cevabı vermiştir: “Babam Ali Rıza Efendi yerli olarak Selaniklidir. Kendileri Yörük sülalesindendir. Annem her zaman Yörük olmakla iftihar ederdi. Bir gün Atatürk’e ‘Yörük nedir? Diye sordum. Ağabeyim de bana “Yürüyen Türkler” dedi” Yine ŞAPOLYO’nun Ruşen Eşref ÜNAYDIN’dan naklettiğine göre, “Atatürk çok kere benim atalarım Anadolu’dan Rumeliye gelmiş Yörük Türkmenlerindendir derlerdi.”

Atamızın çocukluk ve mektep arkadaşı, eski millet vekillerinden Hacı Mehmet SOMER bakın bu konuyla ilgili olarak ne diyor: “Atatürk’ün ataları hakkında benim bildiğim şunlar; Atatürk’ün ataları, Anadolu’dan gelerek Manastır Vilayeti’nin Debre-i Bala Sancağı’na bağlı Kocacık nahiyesine yerleşmişlerdir. Bunları ben Selanik’in ihtiyarlarından duymuştum. Kocacıklıların hepsi öz Türkçe konuşurlar. İri yapılı adamlardır. Bunların hepsi yörüktür. Hayvancılıkla geçinirler, sürüleri vardır. Bir kısmı da kerestecilik ederler. Bunların kıyafetleri Anadolu Türklerine benzer. Yaşayışları, hatta lehçeleri de aynıdır.”

Etem Oruç ise;

Yıllarca içimde taşıdığım soruların yanıtını, Atatürk’ün soy ağacında, Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Hanımın yazdığı, “Ağabeyim Mustafa Kemal” 1952 basımı adlı kitapta ve Kuşadalı Mahmut Esat Bozkurt’un “Atatürk İhtilali” adlı yapıtında buldum.

Mustafa Kemal Atatürk’ün babası, Ali Rıza Efendi 1841 yılında Selanik’te doğar. Ali Rıza Efendinin babası Aydın yöresinde “Kızıl Hafız”  lakabıyla anılan, Ahmet Efendi’nin oğludur. Fatih Döneminde (1466) Balkanlara yerleştirilen, Aydınlı Türkmen Yörüklerindendir. Aydın’da, Menderes bulvarının doğusunda, kırmızı tuğlalarla yapılmış, üzeri de kırmızı kiremitlerle örtülmüş bir cami vardır.  Farklı bir mimarisi olan bu caminin “Kızıl Hafız” soyundan kişilerce yaptırıldığı söylenmektedir. Selanik’te de Aydınlılar lakabıyla anılırlarmış.

Ve bakın Atamızın kızkardeşi Makbule Hanım bu konuda ne diyor;

Makbule Hanım (1885-1956) anne soyları hakkında “Annemden sık sık şunları dinlemişimdir” diyerek şu bilgileri vermektedir: “Bizim esas soyumuz Yörüktür. Buralara Konya-Karaman çevrelerinden gelmişiz. Büyükbabam Feyzullah Efendi’nin büyük amcası Konya’ya gitmiş, Mevlevi dergahına girmiş orada kalmış. Yörüklüğü tutmuş olacak… “
Şimdi farklı bir kaynağa gözatalım;

Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın babası hakkında, Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi’yi ve babası Kızıl Hafız Ahmet Bey’i tanıyan ve doksan yaşında vefat eden Aydın Milletvekili Tahsin San şu bilgileri vermiştir: “Atatürk’ün validesi Zübeyde Hanım, Sofu-zade ailesinden Feyzullah Ağa’nın kızıdır. Bunlar Selanik’te doğmuşlardır. Bu aile 130 sene evvel Sarıgöl’den Selanik’e gelmişlerdir. Vodina Kazası’nın batısında Sarıgöl Nahiyesi’nde onaltı köyden ibaret olan bu nahiye ailesi, Makedonya ve Tesalya’nın fethinden sonra Konya civarı ahalisinden Osmanlı Hükümeti’nin sevk ve iskan ettirdiği Türkmenlerdendir. Son zamanlara kadar beş asır müddet içinde hayat tarzlarını, kılık-kıyafetlerini değiştirmemişlerdi.”

Mustafa Kemal’in anne tarafından soyu ise; Konya/Karaman’dan gelerek Selanik ile Manastır’ın arasında bulunan Vodina Sancağı’na bağlı “Sarıgöl” de denilen “Kayalar” Nahiyesine yerleşen yörüklerdir. Aile, sonradan Selanik yakınlarında bugün de kaplıcaları ile meşhur olan Lankaza’ya yerleşmiştir. Dedesi Feyzullah Efendi’in taşıdığı “Sofu-zade” (Sofular) lâkabı, yerleştikleri Sarıgöl bölgesindeki yer adları ve ailedeki hatıraların gösterdiği üzere, Atatürk’ün anne soyu Konya/Karaman’dan Rumeli’ye gelen ve bundan dolayı da “Konyarlar” olarak Rumeli’de anılan Yürük, Türkmenlerdendir. Zübeyde Hanım, 1857’de Lankaza’da dünyaya gelmiştir.

Atatürk ile ilgili dünyada yapılmış en büyük çalışmalardan birisine imzasını atan Lord Kinross ise Zübeyde Hanım hakkında bakın ne diyor; “Zübeyde Hanım, sarışın, beyaz tenli, açık mavi gözlüydü. Zübeyde hanım damarlarındaki ilk göçebe Türk kabilelerinin torunları olan ve hala Toros dağlarında özgür yaşayışlarını sürdüren sarışın Yörük Türklerinin kanını taşıdığını söylemekten hoşlanırdı” demektedir.

Yukarıda da verdiğim birkaç örnek üzerine gördüğümüz gibi, Osmanlı tarihinde Zeybekler çeşitli halk hareketlerine öncülük etmişlerdir. Bu halk hareketlerinin en sonuncusu da Osmanlı İmparatorluğunun yıkılıp yerine modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıdır. Peki sizce, gerçekleştirdiği büyük devrimlerden sonra Türkler hakkında hem tarihi hem de antropolojik araştırmalar yapan-yaptıran ve Türklük bilincini olması gerektiği yere getirmeye çalışan Atamız, uzak geçmişinin, köklerinin farkında değil miydi? Sizce Atamız, Atçalı Kel Mehmet’den, Aydın İhtilali’nden, Çakırcalı Mehmet Efe’den ve daha nicelerinden habersiz miydi? Peki Mustafa Kemal, büyük mücadelemiz; Kurtuluş Savaşımızda, Ege’de, İzmir’de, Yunan askerini denize dökerken Zeybekleri neden yanıbaşından ayırmadı dersiniz? Peki ya Zeybekler? Onlar neden Atamız için canları pahasına savaştılar dersiniz? Peki ya Mustafa Kemal. Sadece büyük mücadelemizi kazanarak değil, Osmanlı’yı neden yıktı dersiniz? Atamız Osmanlı’yı yıkarak neden zor olanı seçti dersiniz? Bizler, Cumhuriyetimizi bir halk ihtilaliyle kurmadık mı dersiniz? Mustafa Kemal’in Osmanlıyı yıkması bir halk ihtilali değil miydi dersiniz? Osmanlının yıkılması binlerce yıldır ezilen Türk köylüsünün davası değil miydi dersiniz? Mustafa Kemal, Atamız, son Zeybek değil miydi dersiniz? Peki en sonunda Osmanlıyı bir yörük çocuğu yıkmadı mı dersiniz? Mustafa Kemal, aslında bir Zeybek olduğunu bilmiyor muydu dersiniz? O’na boşuna mı “Sarı Zeybek” diyorlardı dersiniz?

Nebi Yıkaroğlu

Kaynaklar:
KIZIL OĞUZLAR Gök Yayınları Ankara 2001 Yrd.Doç.Dr.Ali Güler
Lord kinross”Atatürk,Bir milletin yeniden doğuşu İstanbul 1966
Milliyet 10 kasım 1993 Atatürk’ün Baba’sının evi ve Ata’mız Yörük Türkmeni haberi
Namık Kemal Zeybek”Atatürk’ün köyü Kocacık – Yeni Avrasya Aylık Haber ve Kültür dergisi Eylül 2000

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.