ne biçim şeyler…

Mistik Anadolu Serisi “Ocaklılar ve Fatma Ana”

Anadolu mistikleri içerisinde daha önce de bahsettiğim gibi oldukça farklı özelliklere sahip sınıflar oluşmuştur. Bu mistik sınıfları Anadolu’nun her yerinde görebileceğiniz gibi bazı mistikleri de sadece belirli yörelerde yoğun olarak görebiliriz. Bu sınıfların oluşma şekilleri ise farklı etmenlere dayanır. Örneğin; din, mezhep, yaşanılan bölge, bölge tarihi, etnik kökenler bu etmenlerden sadece birkaçıdır. Anadolu mistiklerinin en sık karşılaşılan sınıfı “Ocaklılar”dır. Ocaklılar sözcüğü ise Ocaklama’dan gelir. Bu Anadolu mistik sınıf, günümüzde yaşayan ve Orta Asya Şaman ritüellerini islamiyetle karıştırarak en yoğun şekilde yaşatan mistik sınıftır.

Ocaklama mistiğinde “el vermek” ve “ocaklama” kavramı-ritüeli büyük önem taşır, çünkü birtakım mistik özelliklerin kişiden kişiye “el vererek” yada “ocaklanarak” geçtiğine inanılır. Bu şekilde bu ritüel, genelde nineden toruna veya anneden çocuğa geçer. Bu anlamda düşünüldüğü zaman, Ocaklılar mistik sınıfında “Analık” denen bir yapı da sözkonusudur. Ocaklama sayesinde belirli özellikler ve mahiyetler kişilerden kişilere “ana onayıyla ve el vererek” geçmiş olurlar. Bu sayede el verenin tüm mistik özellikleri bir sonraki nesle de geçmiş, taşınmış olur. İşte bu el veren ve ocaklama işlemini yapan kişilere de “ocaklı” denilir.

Bu işlem genellikle yaşlı ocaklının, yeni doğmuş ve el verilecek bebeği zeytinyağı ile kutsaması ritüeli sayesinde gerçekleşir. Bu ritüel sırasında yaşlı ocaklı, yeni doğmuş bebeği gözkapaklarına kadar zeytinyağı ile kutsar ve çeşitli dualar okur. Burada “nefes verme” kavramı da önemli bir yer tutar. Bazı mistiklerin nefes sayesinde kişiden kişiye geçtiğine de inanılır. Fakat tüm bu uygulamalarda kan bağı şartı yoktur. Yaşlı bir ocaklı, kan bağı bulunmayan bir çocuğa da el verebilir.

Ocaklı Analar, uyguladıkları ritüelleri ve sahip oldukları tüm mistik özelliklerle tam anlamıyla Anadolu cadılarıdır. Anadolu halkı içinde yaşatılan bu yaşlı kadınlar (cadılar) ve uyguladıkları şaman ritüelleri animist ve panteist özellikler taşırlar. Ocaklı analarda uygulanan her yöntem cadılık prensiplerine tamamen uyar ve bu prensiplere sıkı sıkıya bağlıdırlar. Tüm ritüellerinin sonunda “Büyük Ana” olarak adlandırdıkları ve güçlerinin tamamını ondan aldıklarına inandıkları, fakat aslında tabiat üstü bir varlık olduğuna inanılan başka bir cadı (Fatma Ana) vardır. Ocaklılar genelde bu büyük cadıya “Fatma Ana” olarak seslenirler. Aslında bu isim, Türklerin islamiyeti kabul etmeleriyle birlikte bu doğaüstü gücün form değiştirerek nesnel dünyaya indirgenmiş ve maskelenmiş halidir. Örneğin küçük bir çocuk hastalanıp bir Anadolu cadısına getirildiğinde, Ocaklı Ana çocuğun kulağına çeşitli dualarla birlikte tekerlemelere benzer dizeler fısıldar. Bu tekerlemelerin bir çoğunda “Fatma Anamız” veya benzer isimler sayıklanır. Bu ritüellerin birçoğu islami geleneklerle de bezenmiş, süslenmiş ve karışmıştır. Bu durum aynı zamanda cadılık kavramını islami öğelerle bezeyip saklanmasıdır. Çünkü cadılık ve benzeri ritüeller islam dinini kabul etmiş çevrelerde yasak ve günah kavramlardır.

Ocaklı Anadolu cadılarının uyguladıkları farklı ritüeller de vardır. Örneğin; cadı, üzerlerine garip şekiller çizilmiş, yumurta büyüklüğündeki taşı fırında pişirip hasta insanın yakınına koyar veya koynuna koyulmasını tavsiye eder. Ocaklı ana aynı ritüeli “kabakulak” hastalığına yakalanmış bir çocuğun veya kişinin şişmiş yanağına çizdiği şekillerle de uygular.

Diğer yandan günümüz ve eski Anadolu cadıları, orta Asya’da Türkler tarafından uygulanan Kam törenlerinin önemli parçaları olan “Kam Analarının” yerlerini tutarlar. Günümüz ve eski Anadolu toplumunda bu analara herşeyi bilen ve Fatma Ana’dan el almış, eli şifalı, iyileştirici, geleceği de görebilen, insan ruhuyla konuşabilen cadılar gözüyle bakılır.

Bugün Anadolu’nun bir çok evinde içerisinde bir el resmi olan küçük, dualarla süslenmiş çerçeveli kağıtlar asılıdır. İşte bu el halk arasında Fatma Ana’nın elidir ve sonradan müslümanlığı seçen Türkler bu ele “Fatma Ananın Eli” ismini vererek bu eli Hz. Muhammed’in kızı Hz.Fatma ile bütünleştirmişlerdir. Anadolu’nun bazı bölgelerinde ise şifalı ve kerametli olduğuna inanılan bu elin vekaletinin tüm kadınlarda olduğuna inanılır. Bu ritüele inanan bir kadın ağrıyan bir bölgeyi “Fatma Anamız eli niyetiye” diyerek ovarsa şifa verir ve ağrı geçer.

Animizm* Animizm. (lat. anima, ruh, hayvan hayatının ilkesinden fr. animisme).Fels. Her nesnenin bir ruhi varlık veya ruh tarafından yönetildiğini kabul eden sistem. Psikolojik olaylarda olduğu gibi hayatla ilgili olayları da düşünen bir ruhun yönettiğine inanan sistem (Stahl doktrini). Stahl’ın animizmi hem mekanizme hem de vitalizme karşıdır; mekanizm, hayat olaylarını yalnız fizik-kimya olgularından ibaret sayar; vitalizm ise hayat olaylarını yarı maddi yarı manevi olan, hem fizik-kimya olaylarından hem de düşünen ruhtan ayrı bir hayat ilkesiyle açıklar. Şuur ve bitkisel hayat gibi iki ayrı ilkeyi varsayan vitalistlerin çifte dinamizminin (düodinamizm) aksine animistler hem hayatla ilgili olayları hem de psikolojik olayları tek bir sebebe, düşünen veya “akıllı” bir ruha bağlarlar. (Canlıcılık) Özellikle Afrika ülkelerinde (Kenya, Kongo, Benin, Botswana, Madagaskar, Guinee Bissau …) yaygın olarak benimsenmektedir.

Panteizm* Panteizm ya da Tümtanrıcılık (Doğatanrıcılık, Kamutanrıcılık) Evrenin bütününü Tanrı olarak kabul eden felsefi görüştür. Panteizmde, her şey Tanrı’nın bir parçası olarak kabul edilir, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı’dır. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Pan-enteizmden farklı olarak Tanrı’nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur.
Pandeizm, Panteizmin deistik formudur.
Spinoza ağırlıklı Panteizm algılayışına göre, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı’dır. Tanrı-evren-insan ayırımı yoktur, böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. Tanrıbilimsel olarak; Tanrı, evren ve insan; birdir, aynıdır. Aşkın bir Tanrı var olmadığı gibi, herhangi bir yaratmadan da söz edilemez. Spinoza’nın bu görüşü, ailesinin göç ederek ayrıldığı Endülüs İspanya’sındaki ünlü mutasavvıf Muhyiddin İbn Arabi’nin etkisiyle oluşmuştur. Bilindiği gibi, Arabî’nin görüşü “Vahdet-i Vücud” olarak ileri sürülmüştü. Ancak birçoklarının sandığının aksine, Spinoza’nın Panteizmi ile Arabî’nin Vahdet-i Vücut anlayışı birbirinin aynı değildir. Spinoza’da, Tanrı evrendedir ve evren kadardır. Arabî’de ise Evren, Tanrı’dadır ve bu durum Tanrı ‘yı sınırlamamaktadır.

İngiliz düşünürü Whitehead’e göre, Tanrı’nın her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği vardır. Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve evrenin bilincindedir. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı; ilk devindirici, özgür, öncesiz ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı. Diğer niteliği ile ise Tanrı, değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir. Bu nedenle Tanrı’nın evrende içkin (evrenin maddesine karışmış, evrenin içinde bulunan) olduğunu söylemek de doğrudur. Evrenin Tanrı’da içkin olduğunu söylemek, Tanrı-evren ilişkisinin karşılıklı olduğunun farkına varışın göstergesidir.

Süreç felsefesi olarak da ifade edilen ve White Head ‘le başlayan bu akıma Pan-enteizm ya da Diyalektik teizm denir. Pan-enteizme göre Tanrı, hem değişmeyen (mutlak), hem de değişen (göreli) dir. Hem zamanın içinde, hem dışında; hem sonlu, hem de sonsuzdur. Aynı zamanda hem tikel, hem tümel; hem neden, hem sonuçtur.

Hartshorne, Tanrı’nın bir soyut bir de somut iki yüzü olduğunu söyler. Soyut niteliğiyle Tanrı; mutlak, etkilenmez, erişilmez ve değişmezdir. Somut yanıyla ise etkilenir ve değişir. Tanrı bu iki niteliğinde de yetkindir. Ancak bu yetkinlik klasik Teizmdeki gibi değildir. Oradaki yetkinlik, değişmeyen donmuş bir yetkinliktir. Buradaki yetkinlik değişir, ancak bu değişme Tanrısal bir değişmedir. Yani yetkinliğe doğru değil, yetkinlik içinde bir değişmedir. Bu tanımla Pan-enteizm, hem Deizmden hem de Panteizmden ayrılır.
Panteizm ve Animizm için kaynak: wikipedia

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.