ne biçim şeyler…

Dostlar Beni Hatırlasın


“Gün ikindi akşam olur, Gör ki başa neler gelir, Veysel gider, adı kalır, Dostlar beni hatırlasın” demiş, ulu çınarımız Aşık Veysel. Batının, Amerika’nın yoz kültürüyle sulandığımız, çürütüldüğümüz bugünlerde çok uzaklardan, çok derinlerden sesi geliyor ustanın “Dostlar beni hatırlasın”. Yirmili yaşlardaki birçok insan kafasını çalıştıracağına, kafasının üzerinde daha rahat dönebilmek için kaygan zeminler arıyor. Hip hop. Diğer yandan büyük usta sesleniyor; “Dostlar beni hatırlasın”. Kendi çocukları onu unutmuş, hatırlamıyor, hatırlayamıyor. Hoş, unutmayan da unutmuyor. Mesela Joe Satriani. Büyük gitaristtir. Türkiye’ye geldiğinde Aşık Veysel’i duymuş. Ülkesine döner dönmez ilk işi son albümündeki bir parçanın adını “Aşık Veysel” koymuş. Satriani gibi büyük bir müzisyenin, bir gitar virtüözünün, böylesine köklü bir değerin farkına varıp da ona saygı göstermesi, ona bir parçasını ithaf etmesi müthiş bir şey. Farkında olmayabiliriz, ama gerçekten müthiş birşey. Hiç olmassa Aşık Veysel’e kulak vermiş “Dostlar beni hatırlasın”. Toprağı bol, ruhu şad olsun. Bu büyük usta, filozof öyle bir insandır ki;
“Ben öldükten sonra mezarımın üstünü taş ile beton ile kaplamayın, böcekler, bitkiler faydalanamaz bir işe yaramaz. Ben öldükten sonra üzerimde otlar bitsin, çiçekler açsın, taş kapatır, hiç kimse istifade edemez, yalnız benim toprağımda vatanıma hizmet etsin, orda biten otlardan koyun yesin, et olsun, kuzu yesin süt olsun, ben orda taşın altında yatmakla bi istifadem yok, bunun için üstümü kapatmayın, vatanıma hizmet olsun.” Öylesine büyüktür işte.
Erdoğan Alkan da O’nun hayatını kaleme aldı. Onunla geçen zamanların ilginç bölümlerini yazdı. Her biri güzel, değerli anılardır. İşte onlardan birkaç tanesi;

İçkisiz Âşık Veysel masası, sofrası olmazdı. 1970 Haziran başları. Âşık’la televizyon filmi çekimi için Sivralan’dayım. Çekimler bitince Âşık’ın elma bahçesinde çilingir sorfarısını kurup nevaleleri serdik. Baktım elleri titriyor. Hpemen rakı doldurdum kadehine ve kadehi eline tutuşturdum.

“Dikle!”

Dikledi, “Allah razı olsun,” dedi. Dana jambonunu attı ağzına. Kameraman Tanju takıldı: “Domuz etinden.”

Aldırmadı Âşık:

“Boşver! Yukarıdan ayrı girseler de aşağıdan aynı çıkıyorlar.”

Biz İç Anadolular sebzeye ve sebze yemeklerine yabancıyız. Pürçüklü dediğimiz havuç, şeker pancarı ve kimi küçük bostanlara ekilen domates, salatalık ve yeşil biberden başka sebze bilmeyiz. İçki sofralında Âşık’ın mezesi de genellikle kızarmış et ve salatadır. Eti de acılı sever. Sivalan’daki bir masamızda kızarmış et getiren kızına çıkışmıtı:

“Bu nasıl et hiç acıtmamışsın.”

Şarap değil rakı içerdi Âşık Veysel. Rakıyı da susuz içerdi. Âşık Ankara’da Cumhuriyet gaetesi yazarı Mustafa Ekmekçi’yle içki masasında. Ekmekçi Âşık’ın alışkanlığını bilmediği için sorar:

“Rakına su koyayım mı Veysel Amca?”

Yanıtlar Âşık:

“Hayır, harama hile katmam ben.”

İçki masalarında yalnız sazıyla değil sözüyle ve nükteleriyle de dinleyenlerini şenlendirirdi. Ankara’da Âşık Veysel, oğlu Ahmet, şair ve Afyon milletvekili Osman Attilâ, türkücü ve sinema oyuncusu Yıldıray Çınar, ünlü fotoğrafçı Mustafa Türkyılmaz’la bizim evdeyiz. Masamızda rakı, mezeler ve fırında kızarmış dört yaban ördeği. İçki. Sohbet. Yıldıray Çınar türküler söylüyor. Mustafa Türkyılmaz fotoğraflar çekiyor. Sonra sessizlik. Hepimiz Âşık’ın eline sazı almasını bekliyor ama eşref saati gelmeden rahatsız etmeyelim diye bu arzumuzu söyleyemiyoruz. Anladı Âşık. Gülümseyerek oğlu Ahmet’e:

“Oğlanı karalibasından çıkar da ver hele, biz yedik içtik saz acından ölüyor” dedi.

Tatlı bir Sivralan akşamı. Âşık, ben, Âşık’ın iki oğlu Ahmet ve Bahri rakı sofrasındayız. Veysel yeni mide ameliyatı geçrimiş, karısı Gülüzar Ana içmesini istemior.

Âşık rakıyı yudumlarken Gülüzar Ana girip çıkıştı: “Hani içkiyi bırakmış idin?”

Sakince yanıtladı Âşık: “Heye, bıraktım.”

“O halde bu yaptığın nedir?”

“Ne olacak, içkiyi bırakışımı kutluyom. Bu kadarı da hakkım değil mi?”

Âşık Veysel ressam ve öykücü Güner Ener’in evinde, bir yandan lülesini çeker, bir yandan da öksürür. Serzenişte bulunur Ener:

“Çok sigara içiyorsun baba, güm güm öksürüyorsun.”

Yanıtlar Âşık:

“Biliyom, biliyom emme sigara içmekten maksat zaten öksürmek değil mi?”

O yıllarda hazır sigaranın köylere girmesi ne mümkün. Kentlerde bile zor bulunuyor, şeker kutularına benzer karton kutular içinde ucuz tütün ve sigara kağıdı satılıyo, tiryakiler sigarayı kendileri sararak içiyordu. Kör Veysel nasıl saracak sigarayı. Tütünü, kendisinin pipo adını verdiği, köylünün lüle dediği şeyin içine doldurup öyle içerdi. Bir şiirinde, “Bir pipom var yamalıklı/ Palto giyerim alıklı/ Oğlum kızım hep çarıklı/ Mes giymemiş soyum benim” der.

Bizim gençlik yıllarımızda ince sarılmış, ucu boyalı, narin bir sigara vardı, adı “Bahar”dı. Adından anlaşıldığı üzre bu sigara daha çok hanımlar için çıkarılmıştı ama bazen erkekler de içerdi. Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Mustafa Ekmekçi Âşık’a sigara ikram eder:

“İçer misin Veysel Amca? Bahar sigarası?”

Yanıtlar Veysel:

“Bahar geldi mi? Eh… Geldiyse içek.”

İçki içerdi ama önünde içki kadehiyle resminin çekilmesini istemezdi. Bir şey daha vardı sevmediği: Kravatlı resminin çekilmesi. Mintan giyerdi ve kravat takmazdı.

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.