ne biçim şeyler…

Bu, bir motosikletin, bir avokado ağacının, bir tulumbanın ve bir de ocağın hikayesidir…

Daha önceki bir yazıda size avokado ağacından (Zehra) bahsetmiştim. Motosikletimi her zaman işte bu avokado ağacının altına parkederim. Bu ağacın dalları o kadar güzel yayılır ki bir motosiklet için en güzel garajdır. Motosikleti hem güneşten hem de yağmurdan çok güzel korur çünkü yaprakları çok kalın ve sıktır. Bahçedeki avokado ağacının hemen yanında bir de su tulumbası ve ekmek pişirdiğimiz bir ocağımız var. Bazen fırsat bulup da motosikletle gezmeye çıkıp eve döndüğümde bu tulumbanın suyuyla elimi yüzümü yıkarım. Geçtiğimiz aylarda motosikletimi değiştirmeye karar vermiştim. Dedim ki bu motosikleti satar üzerine de biraz ekler yeni bir motosiklet alırım. Bu kararımdan birkaç hafta sonra, yine bir gezintiden gelip motosikleti Zehra’nın altına emanet etmiştim. Motosikleti Zehra’nın yanına bırakıp şöyle bir uzaktan bakınca “dünyada kaç motosiklet bir avokado ağacının altına park ediyordur acaba?” diye düşündüm. Sonra O’nu Zehra’dan ayırmanın iyi bir fikir olmayacağına karar verip motosikletimi değiştirmekten vazgeçtim. Kendi kendime düşündüm bu bir hikaye; bir motosikletin, bir avokado ağacının, bir tulumbanın ve bir de ekmek ocağının hikayesi. Onları birbirinden ayırmak, bu hikayeyi mahfetmek demek.
Onların birbirlerine anlatacak çok şeyleri olduğunu düşündüm. Motosikletin avokado’ya, tulumbaya ve ocağa gezdiği gördüğü yerleri anlattığını düşündüm. Tulumbanın da aynı.. Onlara suyu, yağmuru, yeraltını anlattığını düşündüm. Ocağın da onlara buğdayı, unu, ateşi ve ekmeği anlattığını düşündüm. Avokado.. O da çok şey anlatıyor, ağaçları, ormanları, dallarına konan kuşları anlatıyor.
Geçtiğimiz sabah motosikleti alıp biryerlere gidecekken, ocağın içinde kurumuş avokado yapraklarının üzerinde, yaklaşık 10 tane yumurta gördüm. “Vay dedim, komşunun tavuğu bizim ocağın içine yumurtlamış”. Görüntü çok hoşuma gitti. Demek ki aslında bu büyük dostluk sadece bir motosikletten, bir tulumbadan, bir ocaktan ve bir avokado ağacından ibaret değildi. Bir de tavuk varmış. Hem de her sabah ocağın içine girer oraya yumurtlarmış. Kendi kendime dedim ki; “bak sen Zehra’ya, yapraklarını kurutmuş da ocağa vermiş, ocak da  bu yapraklarla bizim tavuğa yuva olmuş”. Böyle bir uyum görmedim. Akşama dönüp tekrar motosikleti yerine bıraktığımda baktım ki güzel bir kız ocağın içine girmiş, yumurtaların üstünde yatıyor. Anladım ki olay sadece yumurtalardan ibaret değil, bizim kız “gurka yatmış”. Yani bu yumurtalardan birkaç haftaya küçük civcivler çıkacak. Rahatlarını bozmadım, onu korkutmak istemedim. Şimdi bu büyük dost grubuna bir de küçük civcivler katılacak. Kuşlar öyle her yere yumurtalarını bırakmazlar, hele ki içinde yavrularının olduğu yumurtaları. Demek ki bu küçük köşeyi çok güvenli ve sıcak buldu.
Bu küçük, birkaç metrelik ortamda aslında ne de büyük ve sıcak bir dünya kurdular. İşte bu, bir motosikletin, bir avokado ağacının, bir tulumbanın, bir ekmek ocağının ve bu sıcak köşede yumurtalarının üzerine yatmış “gurk” olmuş bir tavuğun hikayesi. Peki bu güzel hikayenin, bu güzel dostluğun, uyumun bir yerinde ben de var mıyım? diye düşündüm. Ben de bu zincirin bir yerindeysem, beni de aralarında, bu güzel grubun bir parçası sayıyorlarsa çok mutlu olurum…


Aslında onlar hakkında anlatacak çok şey var. Bu kadar kısa ve sığ değil. Bilmediğimiz, önemsemediğimiz, küçücük köşelerde neler olup bitiyor. Ne dünyalar kuruluyor. Neyse.. Bu sıcak köşenin, bu güzel dostluğun her bir parçasının sizlere çok selamı var.

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.