ne biçim şeyler…

Onlardan bize ne kaldı?

Küçükken, bir yaz çok hasta olmuştum. Karnım çok şiddetli bir şekilde ağrıyordu. Rahmetli Babaannem o zaman üst sokaktaki, şimdi ismini hatırlayamadığım Konya’lı, yaşlı bir arkadaşını çağırmıştı. Bu Nine, elinde sadece bu iş için kullandığı eski bir kepçeyle geldi. Kepçenin içine o zamanlar ne olduğunu bilmediğim garip birşey koyup ateşe tuttu ve kepçeyi üzerimde dolaştırmaya başladı. Bu sırada çeşitli dualar okudu, üfledi. Sonrası iyileştim mi, iyileşmedim mi bilmiyorum fakat şimdi, Babaannemin bu yaşlı arkadaşının aslında ne yaptığını, ne yapmak istediğini iyi biliyorum. Yaşlı kadın bana “kurşun dökmüştü”. Eski ve yer yer yamuk, paslı, dibi yanmaktan simsiyah olmuş kepçenin içine koyduğu bir miktar kurşunu ateşte eritip, garip şekiller almasını sağlamış ve böylece üzerimdeki kötülüklerin de aynı eriyen kurşun gibi bozulmasını, hastalıkların gitmesini sağlamıştı. Kimbilir o kepçeyle daha önce kaç hastaya kurşun dökmüştü. Sonraları evin çeşitli yerlerinde, pencere kenarlarında, bu erimiş ve sonradan sertleşmiş, topak topak olmuş ama daha farklı kurşun parçaları görürdüm. Bunlar üç veya bilemedin beş taneydi. Babaannem bunlara dokunmama, bu değişik şekilli şeylerle oynamama izin vermezdi. Onları, yaşadığı evinde muhafaza eder, korurdu. Belli ki O da, o eritilmiş kurşun parçalarının kendisini belli başlı kötülüklerden koruduğuna inanıyordu.

İşte bu eski insanların “Kurşun döktürtmek” dedikleri şey, tam bir Orta Asya, şaman-pagan ritüelidir. Böyle bir uygulama, ne islamiyette, ne de başka bir inanç sisteminde vardır. Bu ritüel çok öncelerden, atalarımızın uzak geçmişten getirdikleri bir inançtır. Gerçek bir Şaman ritüelidir. Ve eski Anadolu insanları bunu kaybetmemişler, İslamla bir miktar sentezleyip bir yaşatmayı başarmışlardır.

Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya geldikten sonra, beraberlerinde getirdikleri dinlerini ve inançlarını bir anda değiştirip müslüman olmaları oldukça geniş ve kapsamlı bir konudur. Bilinen tarih, bunun, “bizler için çok kolay gerçekleştiğini” söyler. Fakat gerçekte bizler gibi, öncesinde köklü ve güçlü inançlara sahip insan topluluklarının inanç şekillerini bir anda değiştirip, yeni ve çok farklı bir inanç sistemini kabul etmeleri, bu yeni inanca adapte olmaları oldukça travmatik bir durumdur ve zordur. Bizlere Anadolu’ya ilk geldiğimiz zaman diliminde, Arabistan’dan gelen müslüman Araplar sayesinde kolayca müslüman olduğumuz anlatılır. Çünkü daha önceki inanç sistemimiz olan “Gök Tanrı” inancının müslümanlık ile birbirlerine benzer inanç sistemleri olduğu söylenir. Gerçekte ise durum çok daha farklıdır ve iki inanç sistemi de her açıdan büyük farklılıklar ve kolaylıkla kabul edilemeyecek değişiklikler barındırır.

Bu yüzden gerçekte biz Türklerin müslüman olmaları, bizlere anlatıldığı gibi çok kolay bir şekilde gerçekleşmemiş, Türkler ve müslüman araplar büyük ve kanlı savaşlar yapmışlardır. Bilmemiz gereken, bu sürecin Türkler açısından olabildiğince kanlı ve Türkler üzerine yapılan yüzlerce katliamla gerçekleştiğidir. Türkler ve Araplar arasında yapılan bu büyük savaşları anlatan, oldukça çok sayıda ve güvenilir kaynaklar mevcuttur. Türklerin müslümanlığı kabul etmesi ve müslümanlığa geçiş süreci ayrı bir konudur ve ayrı olarak incelenmesi gerekir. Bu süreçle ilgili bilgi sahibi olmak adına birçok farklı kaynaktan faydalanabilirsiniz.

Bu zorluğun en büyük sebebi, Türklerin geçmişlerinde barındırdıkları güçlü ve köklü inançlarıdır. Türkler Orta Asya bozkırlarında bulundukları ve tarih sahnesine çıktıkları dönemde kendilerine has Şaman ve Pagan inançlarıyla yaşayan topluluklardı. Ve bu inanç şekillerine oldukça bağlı insanlardı. Peki sonra ne oldu? Türkler kanlı bir süreçten geçip müslümanlığı zorla kabul ettikten (aslında o dönem için buna kabul etme diyemeyiz) sonra eski inançlarının bir çoğunu yaşatmaya devam ettiler. Bu ilk başlarda bir kabullenemeyiş iken sonraları farklı şekillerle yürütülen ritüellere dönüştü. Bu ritüeller daha sonra Osmanlı’nın Türkmen ve Yörükler üzerine uyguladığı baskılar sayesinde daha farklı bir boyut kazanmıştır. Fakat bu ritüellerin birçoğu, bugün hala çok uzak geçmişlerden gelen hayaletler gibi, Anadolu’da dolaşmakta ve Anadolu’nun birçok yerinde, birçok Anadolu insanı tarafından bilinmeden de olsa yaşatılmaktadır. Bu gelenekleşmiş ve kültleşmiş inançlar, atalarımızın üzerimize sinen kokuları gibidir ve aslında bir reddedişin yanık izleridir. Peki bu ritüeller neler? Aslında birçoğumuz bu eski alışkanlıklara hiç de yabancı değiliz. Şimdi ilki bizzat kendi yaşadığım olmak üzere birkaç tane örnek vermek istiyorum;

Anadolu’nun bazı yerlerinde evlerin girişlerindeki kapı eşiklerine basılmaz. Bunu kendi Babaannem de uygulardı. Eşiğe basmak veya sol ayakla eşiğe basmak, birçok yerde uğursuzluk getirir manasında yorumlanır. Bu da Orta Asya’dan getirdiğimiz bir Şaman ritüelidir ve islamiyette yeri yoktur. Orta Asya’da çadırların girişlerinde bulunan tahta eşiklere basılmazdı, böylece kötü ruhların, düşman ruhlarının o çadıra giremeyeceğine inanılırdı. Çadırların girişlerine yapılan bu eşikler özellikle tahtadan yapılırdı çünkü Eski Şaman Türkler, tahtanın kötü ruhları içine çektiğine inanırlardı. Orta Asya’da her nasıl olursa olsun ister sol, ister sağ ayakla bu tahta eşiklere basılmazdı. Fakat bu ritüel islamiyetle karıştıktan sonra, sol ayakla basmanın günah olduğu şekle bürünmüştür. İslamiyette sol yön şeytanı simgeler. Tahta ile ilgili bu ritüelin farklı bir şekline, yazının ilerleyen kısımlarında bir kez daha değineceğiz.

Anadolu’daki bazı eski insanlar (yine buna Babaannem de dahil) geceleri ıslık çalmanın günah olduğunu söylerdi. Aynı şekilde geceleri tırnak da kesilmezdi. Orta Asya’da, Şaman inançlarıyla yaşayan atalarımız geceleri ıslık çalmanın ve şarkı söylemenin kötü ruhları çağıracağına inanırlardı. Bunun da müslümanlıkta yeri yoktur. Bir Orta Asya şaman ritülelidir.
Ve gelelim Türklerin o eski ve güzel mezarlarına. Araplarda ve müslümanlıkta, mezarların kutsallaştırılması, bizdekinin tersine büyük günahlardan bir tanesidir. Bu yüzden Araplar mezarlarına taş dikmezler. Bizler ise, mezarlarımıza taş diker ve sularız. Bu, müslümanlıkta ve Arap yarımadasının hiçbir yerinde olmayan bir ritüeldir. Araplar mezarlarına taş dikmezler. Bizler ise taşın yanında mezarlarımızın ayak ucuna bir adet de testi koyarız. Bunun çeşitli şekillerde olanlarını Anadolu’da birçok eski köy mezarlarında görebilirsiniz. Bunun anlamı şudur; Orta Asya’daki Şaman Türkler, ölülerin bazı zamanlar susadıklarına ve ruhlarının mezarları başında kalkarak su içtiklerine inanırlardı. Bu yüzden mezarların ayakuçlarına içinde su olan, pişmiş topraktan yapılma testiler koyarlardı. Bizler bu yüzden halen mezarlarımızı sular ve ölülerimizi susuz bırakmayız. Bunun islamiyette yeri yoktur. Fakat bizler bu güzel ritüeli halen uyguluyoruz.

Orta Asya’da birisi öldüğü zaman ölüm gününden 7 gün, 21 gün, 40 gün ve 52 gün sonra insanlar toplanır ve kötü ruhların gelmelerini engellemek adına çeşitli ayinler yapılırdı. Bu, bugün mevlid adı altında Anadolu’da halen uygulanan, müslümanlıkla harmanlanmış, karışmış ve devam eden bir ritüeldir. Araplarda mevlid gibi ölüm sonrası ritüellere yer yoktur. Anadolu insanının “mevlid” olarak şekillendirdiği ölüm sonrası anma ritüeli Orta Asya’da ki Yuğ törenlerinin son şeklidir. İslamiyette ve Kur-an’da “mevlid” yoktur.

Anadolu’da birisi öldüğü zaman ölü evinde yemek verilir. Bizler ölünün arkasından helva yeriz. Özellikle helva yemek, Türklere ait “Yuğ Törenlerinden” kalma bir gelenektir. Bu gerçek bir Orta Asya Şaman ritüelidir. İslamiyette yeri yoktur.

Bir güzel ritüel daha. “Dilek Ağacı” dır. Bu, Orta Asya’nın bozkırlarında halen devam eden bir ritüeldir. Atalarımız çeşitli ağaçlara beyaz çaputlar bağlayarak gerçekleşmesini istedikleri dileklerini dilerlerdi. Çünkü ağaç kutsaldı. Bu inancın da İslamiyette yeri yoktur. Bugün Türkler, bu ritüeli Anadolu’da halen gerçekleştirmektedir. Anadolu’nun birçok yerinde dilek ağacı olarak seçtikleri ağaçlara küçük çaputlar bağlayarak dileklerde bulunurlar. Türkler eski zamanlarında ağaç kesmezlerdi. Türkler müslümanlığı benimsedikten sonra ağaç kesmeye başlamışlardır. Bunun en büyük örneğini bugün Toroslar’da yaşayan, “Tahtacılar” olarak nitelendirilen insanlar oluşturur. Tahtacılar, adı üzerinde geçimlerini Toros dağlarındaki ağaçlardan sağlarlar. Bugün Toroslarda, Tahtacılara mahsus her birey, bir ağacı kesmeden önce, keseceği ağaçtan özür diler. Bu, belki de geçmişimizden, Atalarımızdan dilediğimiz bir özürdür. Bilemeyiz…

Ve en bilindik alışkanlıklarımızdan bir tanesi. Kötü ve gerçekleşmesini istemediğimiz bir olay karşısında tahtaya vurmak. Eski Türkler tahtaya vurulduğunda ortamda bulunan kötü ruhların kaçacağına inanırlardı. İşte bu ritüel de bizlere çok uzak geçmişimizden miras kalan bir alışkanlıktır. Halen birçok yerde uygulanmaktadır.

Nazar boncuğu.. Bizdekinin tersine araplarda günah sayılan bir inançtır. Nazar boncuğunun üzerindeki mavi gözün, kötü ruhlara ait gözleri, kem bakışları uzak tuttuğuna inanılır. Şaman ritüelidir. Büyük oranda halen yaşattığımız bir inanç ve alışkanlıktır. Renginin mavi olması da tesadüf değildir.

Türkler, evlerini ve arabalarını parlak şeylerle süslemeyi severler. Bu bir inancın şekillendirdiği zevk ise çok eskilere dayanır. Eski Türkler, parlak nesnelerde kötü ruhların kendilerini görüp kaçtığına inanırlardı. Bu yüzden çadırların içlerini parlak nesnelerle süslemeyi tercih ederlerdi.

Yola çıkan bir insanın arkasından su dökmek de bir Şaman-Pagan ritüelidir. Türkler uzun seferlere çıkacağı sırada veya uzun yolculuklara gideceklerinde arkalarından su dökülürdü.

Dini bir ritüel olmasa da “misafir odası” kavramı hiçbir kültürde yoktur. Bizler evimizin en güzel odasına “misafir odası” deriz. Evimize gelen misafirleri bu odada konuk eder, bu odada çeşitli ikramlarda bulunuruz. Bu, Orta Asya çadır kültüründe varolan, kemikleşmiş bir ritüeldir. Eski Türkler çadırlarının en güzel bölümünü misafirlerine ayırırlar, bu bölmeye misafirleri gelmedikleri sürece girmezlerdi. Çadırın en güzel ve en konforlu bölümü de bu bölmeydi. Misafirperverliğimiz bu derece kemikleşmiş ve bir gelenek şekline bürünmüştür.

Bu gibi tüm örnekler, Osmanlı’nın Anadolu Türkleri üzerine uyguladığı çeşitli politikalara, araplaşan bir yaşam tarzına rağmen Pagan ve Şaman inançlarımızın halen içimizde yaşayan kalıntılarıdır.

Yakın geçmişte, Anadolu’nun dört bir yanında bulunan “Kocakarı” olarak nitelendirdiğimiz, kurşun döken, muska yapan, tavşan bacağı bağlayan, köy köy dolaşan yaşlı kadınlar vardı. Hatta mesleği “kurşunculuk” olan, sürekli gezerek, gezdikleri her yerde, hasta insanlara kurşun döken yaşlı kadınlar da vardı. Belki de halen vardır. İşte bizlerin “kocakarı” dediği bu yaşlı kadınlar, çok eskilerde aynı şekillerde yaşayan, varolmuş Şaman büyücü kadınların günümüz yansımalarıdır.

Anadolu’da bir eve, kötü bir kişi misafir olarak geleceği zaman, misafir gelmeden hemen önce çörek otu kavrulur ve kavrulan bu çörek otu, misafirin oturacağı yerin altına konulur. Kavrulmuş çörekotunun kötülükleri ve uğursuzlukları kovacağına inanırlar. Bu ritüelin de zamanımızda uygulanıp uygulanmadığını bilmiyorum, fakat tahminimce bir yerlerde halen mutlaka uygulanıyor, yaşatılıyordur. Kavrulan çörek otunun kötü ruhları kaçırdığı, evden uzak tuttuğu inancı bizlerle birlikte Anadolu toprağına gelen bir Pagan-Şaman ritüelidir. Sadece çörek otu değil, Türkler birçok türden bitkiyi küçük kaplarda yakarak kötü ruhların uzaklaşacağına inanırlardı. Bugün, Muğla – Fethiye ve çevre köylerinde testi bardaklar içinde “sığla ağacı” kabukları yakılarak kötülüğün o evden uzaklaşacağına inanılmaktadır ve uygulanmasına bizzat kendim şahit olmuşumdur. Burdur – Fethiye arasında, yayla köylerindeki bazı küçük halk pazarlarında poşetler içinde sığla ağacı kabuğu satıldığını gördüm. Üstelik sığla kabuğunun yanında, bu kabukların yakılması için toprak testi kapları da satılmaktadır. Bugün Fethiye – Seki yaylasının küçük Kınık pazaryerinde, yaşlı bir karı koca bu sığla kabuklarını ve testi kaplarını halen satıyorlar. Bu tarz özel ritüelleri sadece birkaç Muğla, Antalya, Güney Ege ve Toros yörüklerinde görebilirsiniz. Bunun sebebi ise, yaşadıkları özel konum dolayısıyla Osmanlının baskısından fazla etkilenmemiş olmalarıdır.

Eski insanlar baykuşların uğursuz olduklarına inanırlar. Eğer bir baykuş bir evin bacasına konar ve orayı mesken ederse o evden bir ölü çıkacağına inanılır. Bu da eski bir Şaman inancıdır. Baykuşların bir yere gelip orayı mesken tuttuklarında oradan bir ruh alacağına inanılırdı. Bu ritüel, Anadolu’nun birçok yerinde halen uygulanır ve baykuşların kötü hayvanlar olduklarına inanılır. Buna, eski evimizin bahçesindeki dev çam ağacını mesken tutmuş, yuva yapmış, kocaman puhu kuşunu gören Babaennem de inanırdı. O dev baykuşa hiçbir zaman bakmaz, ondan bir bebeğin öcüden korktuğu gibi korkardı.

Sizlere bu örneklerin birçoğunu Babaannem üzerinden verdim. Çünkü Babaannem, bu inançların ve ritüellerin birçoğunu ve hatta şuanda hatırlayamadıklarımı belki bilmeden de olsa yaşatan bir eski insandı. Çok mu eskiydi? Hayır. Fakat Babaannem gerçek bir Ege Avşar’ıydı ve bir Avşar köyünde büyümüştü. Ve eminim ki o da belki çok küçücük bir kız çocuğu iken bu ritüellerin çoğuna şahit oldu. Annesinden, Babasından, Dedelerinden ve Ninelerinden neler neler gördü. Onları benimsedi, ve o yaşarken onları da yaşattı. Avşarlar, genel anlamda geleneklerine, eski ritüellerine bağlı ve onları halen yaşatan bir halktır. Değerlerine sıkı sıkıya bağlılardır. Babaannem de öyleydi. Çünkü belli ki, doğup büyüdüğü yerlerdeki insanlar da böyleydi. Bu anlamda Ondan çokşey duydum, çok şey öğrendim. O da Dedelerinden ve Ninelerinden, eski insanlarından çok şey öğrenmişti. Verdiğim çoğu örnekte ondan bahsetmemin sebebi budur. Ruhları şad olsun.

Kuşkusuz burada sayamadığım, bilmediğim daha birçok örnek vardır. Bunlar bugün Anadolu’da halen severek, bilinçli veya bilinçsizce yaşatılıyor. Yaşatılacak. Muhakkak, bu gelenekleştirdiğimiz inançları müslümanlığın, islamın bir parçası olduğunu sananlar da vardır. Bir zamanlar bir başkaldırı, bir kabullenemeyişin eseri olan bu inançlar bir zaman geldi gizliden gizliye, bir zaman geldi müslümanlıkla harmanlanarak meşru bir boyut kazandı. İşte, yukarıda size anlattığım tüm bu adetler, gelenekler ve inançlar, bugün müslümanlıkla karışmış, karıştırılmış eski inançlarımızın halen etrafımızda dolaşan gölgeleridir. Mesele, tüm bunlara ne gözle baktığınız, inanıp inanmadığınız değildir. Birçoğumuz bu ritüelleri batıl inançlar, hurafeler ve safsatalar olarak görürüz. Mesele bu da değildir…

Peki bizler, çok uzak geçmişlerden, uzak yerlerden gelen bizler, neden bu ritüelleri halen uyguluyoruz? İslamla ve müslümanlıkla bağdaşmayan, bu gelenekleştirdiğimiz inançları ve ritüelleri neden halen yaşatmaya devam ediyoruz? Cevabı basit. Köklü geçmişimize ait bu izler bir zamanlar o kadar güçlüydü ki, İslam gibi yoğun bir inanışın içinden bile halen küçük filizler gibi yeşerebiliyorsa, ve Anadolu insanı bu ritüellerden halen koparılamıyorsa gözardı edilemez. Çünkü bizler, anlatıldığı gibi, müslümanlığı kolayca kabul etmedik. Eğer bu ritüelleri bilinçli veya bilinçsiz halen uyguluyor, yaşatıyorsak, eskileri, çok eskileri unutmadığımızdan, unutamadığımızdandır. Çünkü bizler, çok eski Atalarımızın, dedelerimizin, ninelerimizin ruhlarını halen içimizde yaşatıyoruz. Çünkü o eski insanların ruhları, inançları, gelenekleri, hayatımızın içinde, evlerimizin misafir odalarında, düğünlerimizde, iyi günümüzde, kötü günümüzde, kapı eşiklerimizde, baykuş bakışlarında, ağaçlara bağladığımız çaputlarda halen yaşıyorlar. İnancımız ne olursa olsun, hiçbir önemi yok. Hristiyan, Müslüman, Budist veya daha adını sayamadığım nice inançtan birisine inanıyor olabilirsiniz. Ama Atalarımızı, onların dünyalarını, onların dünyaya bakışlarını unutmamalı, onlara gereken saygıyı göstermeliyiz. İnanın veya inanmayın, fakat hiç olmassa evinizin bir köşesine küçük bir nazar boncuğu asın. Bu ritüeller yaşasın. Çocuklarımız sorsun, onlara anlatalım. Dedelerimizi, Ninelerimizi, eski insanlarımızı, Atalarımızı, Anadolu’yu anlatalım. Hepsinin, herbirisinin ruhları şad olsun. Birgün bir yolculuktayken, eğer eski, taşları yan yatmış bir mezarlık görürseniz gidin bir bardak ta olsa bir testiyi doldurun. Bunu küçük çocuklarınızla beraber yapın. O küçücük tertemiz ellerle çok eskilere, geçmişlerine uzansınlar.

Nebi Yıkaroğlu, 04.11.11

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.