ne biçim şeyler…

Satılık Fethiye – For Sale


Bugün şans eseri rastgeldiğim, Fahri Işık’ın “Aşık Veysel’e…” başlıklı güzel ama bir o kadar da acı yazısını paylaşmak istiyorum. Hiç uğruna satılan, yabancıya peşkeş çekilen memleket topraklarımızla ilgili nitelikli bir yazı. Tamamını okumanızı dilerim.

Aşık Veysel’e…

“Ülke Toprakları Satılır mı? ya da “Burası Sömürge mi? ya da “Ne Oldu Sana Yurdum” gibi çarpıcı başlıklarla düşündüren güncel yazılar, önemi nedeniyle son zamanların basın gündeminden hiç düşmedi. Türkiye’nin hangi toprağına kimler taliptir, bir okuyuşta sanılır ki Lozan’la kurtarılan toprak, yitirenlere yenibaştan el değiştirmektedir. Anadolu’nun doğusunda Ermeni, güneyinde Suriye’li ve batısında Yunan’lar çoğunlukta olunca, ilk usa gelen de bu olur. Ve şimdilerde “268 milyon metrekare” yurt toprağı “45 bin” yabancıya mülktür; hem de, başka ülkelerde olduğu gibi, belirli bir süre için değil, kuşaktan kuşağa miras kalarak; ebedi. Biz Likya araştırmacıları bu “filmi” ilk görenlerdeniz; akışını onbeş yılı aşkın bir zaman dilimi içinde birlikte izleyelim istedim:

İngiliz ve Alman’ların Teke Yarımadası üzerindeki bereketli topraklara yerleşimi, 1990’lı yıllarda Prof. Havva İşkan başkanlığında sürdürülen Tlos ve Çevresi Yüzey Araştırmaları’yla yaşıttır. Yerli dışarlıklıların salt alabalık çiftlikleriyle ilgi duydukları ve tadını bozdukları özel bir toprağın yerleşime yönelik olarak ilk yabancılar tarafından “keşfi” hep düşündürmüştü bizleri. Yer seçimi mükemmeldi. Çünkü Akdağlar’dan gözelenen bol sulu kaynaklar oralarda antik Tlos’u yaratmış; onu Likya’nın en erken ve tarih boyu en önemli kentlerinden biri yapmıştı. Bitkiye doygun yamaçlar güney topukta “Likya’nın Yüreği” bilinen Ksanthos Vadisi’ne inerdi; bugünün “Beş Kaza Çukuru”na. İÖ. 2. binyıl ortalarında Hititler o bereketli topraklarda Tlawa Beyi’nin egemenliğini belgelercesine, “Likya” anlamında “Lukka”-Ülkesi yerine, “Tlos” anlamında “Dalawa”-Ülkesi derdi.

Ve düşünmüştük ki 1990’lı yılların başında Tlos bey kalesi eteklerine ilk yerleşen birkaç Alman, kuşkusuz bu önemin bilinciyle oradaydı. Konuk geldikleri bir yabancı toprağında yerli halka mesafelilerdi. Yüksek çevre duvarlarının ve Alman kurt köpeklerinin korumasında, kendi içine kapalı ve ıssız bir yaşam biçimini seçmiş olmaları ürkütücüydü. Yörede alışılmamış boyutuyla hemen farkedilen antenlerden, sanal ortamla ilişkiyi yeğledikleri anlaşılmaktaydı. Aynı doğanın doğuda, “kaşif” Çoban Ekrem’in anlamsız deyişine uyularak “Saklıkent” denilen Gökçesu Kanyonu’na, yönelen uzantısında bağlık bahçelik bir yerleşim vardır; adını, üzerine oturduğu antik Likya’nın Arsada’sından alır: Arsa. Onun yamaçlarında da yeşile gömülü birkaç benzer “gizem”de Alman evi seçilmekteydi. Ve o tarihlerde birileri, Tlos’tan batıya, antik Kadyanda’nın topuğunda konumlanan Üzümlü’ye, bu kez “İngiliz’ler için” bir dizi konutu hazır etmiş beklemekteydi. Antik Likya toprağında yabancıya yönelik “yap-sat” dönemi böyle başlamıştı. Süreç, Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin “Batılı”larca ciddiye alınmadığı bir süreçti; sözde, “dileyenin istediği ülkede mülk edinebileceği, mal ve uyruk ayrımı gözetilmeyen bir ortaklığa, Avrupa’lılığa, hazırlık” gerekçesinin inandırıcı olamayacağı bir süreç. Bahçesini “eski eserlerle donattığı” için soruşturulan biri dışında, mülke yerli tanıdıkları üzerinden sahiplenebildikleri başlangıç sürecinde bu “öncüler”in, çok güzel bir ülkeye huzurlu ve ucuz bir yaşam arayışı içinde göçettikleri belliydi; kapalılıktan ve yabancılıktan kurtulmayı, kırsalda yörük sıcaklığını ve içtenliğini yaşayarak öğrendiler.

Temmuz 2003’te çıkarılan ve yabancılara kırsalda da toprak satın alma yolunu açan yasal düzenlemelerin ardından iş çığrından tam çıkmıştır ki Fethiye’de bu “tatlı” ve “kolay” kazançtan pay kapmayı hedefleyen emlakçi ve arsacılar türemiş; salt Ölüdeniz’de bu yıl 200’ü aşkın villa, çoğunluğu İngiliz olan, Alman ve Hollandalı olan yabancıların olmuştur. Ve villalar, eskinin tarım alanları üzerine temellenmektedir. Hatırlı kişilerin hatırına başlangıçta turizm alanına dönüştürülen; “Pound”un dayanılmaz gücü karşısında şimdilerde bildik isimlerce “konut alanı”na çevrilmesi yönünde yoğun çaba verilen tarım toprağına. Fethiye gibi Kalkan ve Kaş’ın denize bakan zeytinlikleri ve dağa doğru sulak alanları yörede yeni tip Sterlin, Dolar ve Euro zenginleri yaratmıştır. Fırnaz’a bağlı Akçabelen yamacında bir Amerikalı’nın bir dönüm toprağa biçtiği 40 bin Dolar bedeli “beğenmediğini” söyleyen; “Kaş Noteri’nde oluşan kuyrukta saydığı yabancıların çokluğundan aldığı güçle, yakında 100 binin verileceği günü bekleyen” ve “para”dan öte hiçbir kaygısı olmayan “toprağın zenginleri”… Ardından “ülke kalkınmasına katkı” bağlamında “yurtseverce” nutuklar gelince, “ne zorluklarla korunabilen yurt toprağının bedeli bu mu?” sorusuna susan, akçeye “aç” yurdum insanları… “Avrupa’lı olsan bile Yunan sana bir karış toprağı satar mı; bir dene ve gör toprağın bedelini, ders al?” sözüne utanarak yutkunan yazığım insanlar… Ve geçmişinden miras kalan mülkünü üçkuruş uğruna gelecekten çalmayı kendine hak görebilen hiçbir Fethiye’li, Kalkan’lı ve Kaş’lı bununla turizme hizmet ettiğini de söyleyemez. Çünkü bilinir ki gelirin asıl kaynağını yerleşik yaşayan değil günübirlik dolaşan yabancıların girdileri oluşturur. Ve bu yabancı villalarda dinlenmeyi yeğleyen yabancı “konukların” sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Kendi ülkelerinde pazarlanır “sarı” pansiyonlar, parası orada kalır; Türkiye’ye tek sentlik katkısı yoktur, zararı vardır.

Batman’da 4, Şırnak’ta 5, Elazığ’da 60, Mardin’de 359 ve Kilis’te 610 yabancının işi nedir? Yerinde bir sorudur da, Likya’da onbeş yıl boyu yaşayarak bildiğimiz odur ki “paranın gücü” de dense, kimseler yabancıları suçlayabilemez; onların “yurt topraklarını işgal” gibi önyargılı bir hedefinden söz edilemez. Onlar “For Sale” davetine “icabet edenler”dir; bu talanın bir suçlusu varsa, köklerini dışarılarda aramak boşunadır. Ve çünkü okuduğumuz odur ki Likya toprağı tarihin hiçbir zamanında bu çoklukta bir yabancıya yurt olmamıştır. Ne Pers egemenliğinde, ne Atina denetiminde, ne Makedon Ptolemaios’lar zamanında ve ne de bir Roma eyaletiyken olmamıştır. Selçuklu ve Osmanlı zamanında adına “Rum” denenler, Hristiyan Likya’lılardır; dışardan gelmemişlerdir, yerlidir. Yabancıların gelemeyişleri, istenmedikleri içindir; ne zorla gelebilmişlerdir ve ne de dostlukla. Çünkü Likya’lı yurt toprağının değerini bilmiştir. Onlar bitek toprağı temele gömmemiş; ormanı yamaçlarda tarlaya açarak toprağı sele vermemiş; zeytine dönüştürmenin ardından yazlıkçılara peşkeş çekmemiştir; yeşilden koyu laciverte dönen başdöndürücü güzellikteki koyları tatil köyleriyle çöplüğe dönüştürmemiş, boz bulanık kirletmemiştir. Kültüre de sahiplenmiştir Likya’lı; emekle yarattığının yağmaya ve talana açılmasına izin vermemiştir; toprağın gizlediği tarihsel mirasa ihanet içinde olmamıştır.

Toprak kutsaldır, “Ana”yla özdeştir. İnsanlığın ilk biçimlendirdiği tanrısal resim “Toprak Ana”nın olmuş; diğer tüm tanrıçalar sonraki zamanlarda O’ndan türemiştir. Çünkü toprak, varoluştur; doğurur, üretir ve doyurur. Anadolu’lunun yeryüzünde ilk kez 12 bin yıl önce tüm benliğiyle sarıldığı “sadık yar”ini turizm ve sanayi sevdasına artık terkeder olması, ona muhtaç olma duygusunu yitirmesi kara bir Milad’tır. En acı olanı, bugün yabancıya elden çıkardığı toprağın bedelinin en son Mustafa Kemal Kuvvacıları tarafından nasıl ödendiğinin unutulmuş olmasıdır. Niceliği toplumu ilgilendiren bir taşınmazın tapusu kendinde diye, kendinin sanması; acı ve çileyle kendine miras bırakılanı yabancıya ilelebet devretme hakkını, kendine “hak” görmesidir; geleceği, emekle ekip biçmekte değil, yabancıya satarak günübirlik keyfini çıkarmada bulmasıdır. Keyfin sarhoşluğunda, dün “efendisi” olduğu toprağın, yarın “hizmetlisi” olacağı gerçeğine aldırışsızlığıdır. Ve Teke’nin Akdeniz’e dönük yüzünde “toprak kavgası” şimdilerde, onun besleyen “Ana”lığı uğruna değil, “For Sale” uğrunadır. Bağrına bastığı Veysel’ine “Kara Toprak” ne söyler; dile gelse bile kim dinler??? Fazla söze gerek yoktur…

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.