ne biçim şeyler…

Jean Paul Roux – Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar

84 yaşında hayata veda eden Fransız Türkolog Jean Paul Roux’un “Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar” isimli kitabına kendi yazdığı önsözü buraya eklemek istiyorum. Tarihimize, kültürümüze ve salt bize dışarıdan bakan profesyonel bir gözün yazdıkları aslında ne kadar değiştiğimizin, nasıl yozlaştığımızın, nasıl yozlaştırıldığımızın bir kanıtı. Jean Paul Roux’un bizler için yazdıkları birçoğumuza yabancı gelecektir ve belki de birçoğumuz “biz hiçbir zaman böyle olmadık” diyecektir. Fakat bu da geçmişimizi nasıl unuttuğumuzun bir kanıtıdır.

…İncelediğim topluluklar kuşkusuz, bugün çağdaşlarımız olan haleflerinden… Bozkır hayvanbiçimi sanatını incelediğimizde ikibin yıl uzaktadırlar. O dönemde yaşayan Türkler, en azından içlerinden bazıları, Fransızlardan daha uygardırlar, hatta Fransızlar yokken Türkler vardı. Ama çoğunlukla evrimlerinin ilkel dönemlerindeydiler. Öte yandan bu topluluklarda yaşamın belli başlı sorunlarına karşı büyük bir duyarlılığa, son derece bilinçli ve derin bir varlık anlayışına rastladım. Deneyimlerinden çıkarttıkları derslerin, her ne kadar yüzyılların ve kültürlerinin yok olduğu dönemlerin yıkıcı etkisiyle bozulsa ve özlerinden uzaklaşsa da, kalplerinin en derinlerinde bir yerde hala varlıgını sürdürdüğüne ve genetik miraslarının bir parçası olduğuna inandım. Bu derslerin en azından düşüncelerini ve yaşamlarını biçimlendirmede büyük pay sahibi olduklarını söyleyebiliriz. Belki de Anadolu köylüsünü dünyanın en sağlam toprak insanı yapan vatan toprağına bağlılık duygusu bu köklerden gelen bir duygudur. Belki de şehirlilerin köy yaşamına duydukları büyük sevgi buna bağlıdır; sayısız bahçesi ve ağaçların arasındaki evleriyle eski Türk şehirleri buna en iyi örnektir.
Çıkarılacak dersler çok fazladır ve birkaçı yaşamsal önemdedir. Bu toplulukların hayvan ve bitkilere yaklaşımları, yaşam ilkeleri ve bir bütün olarak gördükleri farklı yaşam biçimlerine verdikleri önemi göstermektedir.
Böyle bir yaklaşım ve bu kadar açık bir bilinç elbette en gelişmişinden en basitine tüm yaşam biçimlerine saygı duymayı getirecekti; ama bu saygı, yaşamın sine qua non [olmazsa olmaz] koşulu ölümü ve öldürmeyi yasaklamıyordu, çünkü öldürülen şey besin kaynağıydı ve insan, hayvan ya da bitki fark etmiyordu, öldürmek hep aynıydı. Acaba hangi uygarlık, Altaylılar gibi, av çemberinde kalan hayvanların bir kaçının kaçmasına göz yumup türlerin yok olmamasını sağlamak istemiş, ya da meyve ağacında mutlaka birkaç meyve kalmasına dikkat etmiştir? Toroslu bir oduncunun birazdan keseceği ağactan özür dilemesini sağlayan nasıl bir duygudur? Ya da birazdan kurban edeceği horozun boynunu özenle, neredeyse şefkatle okşayan köylünün heyecanı nasıl bir heyecandır?
Bitki ve hayvanlarla ilgili bu calışmayı tamamladığımda henüz ekoloji kavramı ortalarda yoktu. Ama yıllar sonra tekrar okuduğumda bir ekoloji kitabı, daha doğrusu ekolojiye saygılı ve tutkulu bir toplumun kitabi olduğunun farkına varıyorum. Eski insanlar doğaya saygı gösteriyor ve mirasını koruyorlardı. Eger bu kitabın hiç olmazsa tek bir yararı olacaksa o da bunu şimdiki kuşaklara hatırlatması olacaktır.

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.