ne biçim şeyler…

Çikom…


O sıcak, beyaz sarı yaz günleri. Mutfaktan aşırdığım küçük kavanozlarla sokağın başındaki yokuşun taşlarına konan turuncu siyah kelebekleri yakaladığım günleri hatırlıyorum. Bahçemizi, evin çatısına çıkıp Menekşe teyzenin muşmula ağacının dalları arasına saklanıp yediğim o korkunç tatlı muşmulaları. Tatlarından büyülendiğim beyaz, kara, pembe dutları hatırlıyorum. Menekşe Teyzenin küçük pencereli mutfağını hatırlıyorum. Bir akşam Sebahat Yengenin bahçesindeki büyük akasya ağacının gövdesine konmuş o koca, el kadar büyük gece kelebeğini hatırlıyorum Çiko. Sevil Ablayı, Yeşim Ablayı, Yılmaz Amcamı, Sebahat Yengemi. Ve Sebahat Yengemin her akşam yüzlercesi mor, beyaz, sarı, pembe açan akşam sefalarını. Her gece oynadığımız piştileri, tombalaları. Bardak bardak çayları, börekleri. Kedimiz Dumbiş’i, Bobi’yi. Sen bahçede dolaşırken, bahçedeki tuvaletin penceresinden, tül perdenin arkasından gizli gizli seni izlediğimi, ama aslında senin bunu çok iyi bildiğini biliyorum Çikom. Ceplerimi bozukluklarla dolduruşunu, iki sokak öteye o çok sevdiğim patates kızartmalarını getirişini hatırlıyorum. Uyuyana kadar ayaklarında beni sallayışını, söylediğin ninnileri dün gibi iyi hatırlıyorum. “Aga” marka, tahtadan eski radyomuzu hatırlıyorum, bir gece o radyoyu yerinden çıkarıp bozduğumu. Bana dedemi anlatışını, onun o eski cep saatini dolabındaki uzun kutuda senelerce saklayışını. Bazı zamanlar, pencerenin kenarında oturup saatlerce birşeylere dalıp gittiğini, o bakışlarını.. Odunluğumuzdan elinde tahtalarla, sallana sallana çıkışını hiçbir zaman unutmam Çikom. Biberlerimizi, beraber yaptığımız salçalarımızı da unutmam. Çocukluğunu anlatışını, incir ağaçlarını, üzüm asmalarını hiçbir zaman unutmam, onları halen çok seviyorum. Bahçemizdeki türlü karıncaları, koca kafalıları, zayıfları, minicik olanları, onları izleyişimizi unutmam Çikom. Ertan’ı, Sıdıka Teyzeyi. Ertan’ın salıncaktan düşüşünü. Ertan seni yatarken gördüğünde çok üzüldü, diğer odaya gidip gizliden gizliye biraz ağladı.
Gövdesini babamla saramadığımız çam ağacını. Necati dayım birgün bize geldiğinde asmamıza konan büyük puhu kuşumuzu unutmam Çikom. O ağacın kesilişini de unutmam. Gövdesinin parça parça, deprem gibi bahçemize düşüşünü de unutmam. Sarı ampul ışığının altında, duvarlarda gezinen süleymancıkları, bana onların hikayelerini anlatmanı unutamam. Bağların, tütün tarlalarının yaktığı ellerini, üzerindeki benleri, güzel parmaklarını, ellerini ovuşturmanı. Avşar’dan gelen Nazife Teyzeyi, Hasan Abi’yi, Hamza Abi’yi. Nazife Teyzeye ne kadar çok benzediğini hep düşünürüm. Kızılderili saçlarınızı, yanık teninizi, gözlerinizi, bileklerinizi. Topak topak dizlerini unutamam. Yanaklarını öpüşümü, kucağına uzanıp yatışımı, mis kokunu unutamam Çikom. Sallanan, gitti gidiyor tek dişinin de gidişini, onu mendilinin içine koyup saklayışını unutamam. Sıra sıra sırtlarımızı kaşımamızı. Elinde küçük tüple her akşam sokaktan geçen Börekçi Hanife Teyzeyi, Deli Selma’yı. Arkası çökmüş dondurma arabalarını, kapımızın önüne oturup onları bekleyişimizi, onları beklerken benim bir elimi senin dizlerinin üstüne koyuşum, dondurmayı çok severdin..
Sen ve ben vardık Çiko. Sadece sen ve ben vardık, başka hiçbirşeye, hiçkimseye yer yoktu. O koca dünyanın, o bahçenin, o sokağın, kiremit çatıların, yüzlerce binlerce  karıncanın sahibi bizdik, yaz gecelerinde bahçede uyurken izlediğimiz her yıldızın sahibi bizdik. Sobadan tavana yansıyan, durmadan danseden ışıklar bizimdi. Odamıza cibindirik kurup, o minik odayı bambaşka bir dünyaya çevirmeni unutmam. Beni bekleyişlerini unutmam Çiko. Anneme “Meral bu çocuk neden gitti? Neden bu kadar uzaklara gitti? Oralarda ne yapacak?” deyişini unutmam. Hiç de uzak değildi Çikom, ama biliyorum aslında o kadar uzaktı ki.. Uzun zamandan beri telefonda ilk defa sesini duyuşumu da unutamam Çikom. Hıdırelllezleri, seninle birlikte çizdiğimiz resimleri bahçedeki güllerin içine koyuşumuzu unutmam. Bana anlattığın, Hızır’la İlyas’ın hikayesini de unutmam. Hasta olduğun gün motora binip İzmir’e giderken yolda aklımdan neler geçtiğini de unutamam. Selçuk’ta durup hayatımda ilk kez miğdemin ağrıdığını hatırlıyorum. Herşey sanki bütün zamanın içime çöktüğünü unutmam. Tırnaklarını, onları tektek kesişimi, bazen canın yandığında aniden irkilişini unutamam. Kare, küçük el aynanı unutamam, çizgili havlunu beline kadar sarıp, mis gibi zeytin sabunu kokunu unutamam. Saçlarını tarayışını, küçük, ince at kuyruğunu unutamam. Çekmecelerini, yün örgüden yeleğini, kazaklarını, paltolarını unutamam. Fıstıklarını koyduğun poşetini unutamam. Cebinde kalmış birkaç tane fıstığını sen gittikten sonra yedim. Geceleri ben gelmeden uyuyamadığını unutmam, her gece beni bekleyişlerini. Hastaneleri hiç sevmediğini, beni eve götür deyişini unutamam, bilirdim ki dedelerin gibi, ninelerin gibi, sen bir Avşarsın, katlanamazsın. Gülüşünü unutamam Çiko, hele ki o son hafta, o son gülüşün, insanın ilk gülüşü gibi, dünyanın en güzel gülüşünü unutamam. Hiçbir bebek öyle güzel gülücük atmamıştır, hıçkırık gibi o muhteşem gülüşünü unutamam. Seni öpüşlerimi unutamam, saçlarını, alnını, yanaklarını, boynunu, sıcacık karnını, son hafta o mis gibi kır kokan, kekik kokunu unutamam. Yutkunamayışını, konuşamayışını, gözlerindeki o anlamı, o sonsuz, uzun, sanki geçmişten bakan o derin bakışlarını unutamam. Küçük ayaklarının kenarları çatlamış topuklarını.. Dişimin ağrıdığı bir gece nasıl da sallamıştın beni o ayaklarınla? Gittiğin günü unutamam Çiko. Yanında kaldığım gece, birbirimize nasıl uzun uzun baktığımızı. Toprak çukura girip, toprağa nasıl karışıp gidişini unutamam. O ilk zamanlardaki gibi, yakalayıp da kavanoza koyduğum o turuncu siyah kelebekler gibi.. Seni nasıl unuturum Çiko?

Unutamam..

Reklamlar

Yorumlar kapatıldı.