ne biçim şeyler..

En sonuncu

Blog sayfama üye olun

Merhabalar. Blog sayfama gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim. Yazıları ve tüm blog içeriğini daha yakından takip edebilmek için, sayfanın en altında bulunan “üye olun” bölümüne sadece mail adresinizi girerek üye olmanız yeterli.  Böylece her yeni yazı ve içerik değişikliğinden mail yoluyla anında haberdar olabilirsiniz. Aynı şekilde, sayfanın en altında bulunan arşiv bölümü sayesinde, önceki yazılara ve içeriğe kolayca ulaşabilirsiniz. Gösterdiğiniz ilgi için tekrar teşekkür ederim. Saygılar, sevgiler.

Kemik Seslerine Hazır mıyız?

Bir zamanlar küçük odamdan belki de 2 gün hiç çıkmadan, karanlığın içinde, kemik sesleri eşliğinde uzayıp gittiğimiz, uzun mahzenlerin, dehlizlerin, mağaraların, çöllerin, ormanların, katedrallerin içinde koşuşturduğumuz Diablo 2 efsanesinden sonra, nihayet efsanenin sonuncusu Diablo 3 geliyor. Son zamanlarda hiçbir film, müzik veya buna benzer şey beni Diablo 3 kadar heyecanlandıramadı. Bir haftadır Diablo 2′nin ne kadar anlatsam da boşuna, asla anlatamayacağım güzellikteki müziklerini dinliyorum. 30′lu yaşlarda olmama rağmen Tristram’ı duyunca kalp atışlarım halen değişiyor, yalan değil. O dehlizlere, kırık kapaklı mezarlara, katkat mağaralara yeniden dalacağız. Kulaklarımıza yeniden kemik sesleri dolacak. Her köşede o müthiş korku yeniden girecek içimize. Ve o garip karanlık yeniden saracak etrafı… Duyurulduğundan bu yana yavaş yavaş yükseldi heyecan. Hiç kimseye anlatmıyorum sanki sır saklarmış gibi. Birkaç arkadaş dışında kimse bilmez nasıl bir Diablo fanatiğiyim? Şu anda Mardin’deyim. Nasıl bir tesadüftür bilmiyorum. Kendi kendime Mezopotamya’da yürürken, kulaklıklara veriyorum Lord Of Destruction’ın müziklerini. Tüylerim diken diken oluyor arkadaş. Bir müzik ki, Mezopotamya’ya bu kadar mı yakışır? Kaldı ki Diablo herşeyiyle, tüm motifleriyle doğu kültüründen beslenen bir külttür. Özellikle Diablo 2′deki doğuya yolculuk çarpıcıdır. İçerisinde açıkça Anadolu’dan, Kudüs’ten etkilendikleri yerler, mekanlar, müzikler vardır. Hatırlayanlar bilir; Diablo 2 de Nemrut dağını bile kullanmışlardır. İşte bu yüzden Diablo benim için bir oyundan öte, daha farklı bir dünyadır.
Eşim 2 günlüğüne İstanbul’a gitti. Tam da gece satışının Türkiye’de başlayacağı saatte Taksim’deydi. Nasıl bir tesadüftür? Bu tesadüfler normal midir? Eşime telefon ettim. Taksim meydanında Diablo 3 tırının yanına gitmesini istedim. İstanbul Belediyesinin web sitesinden Taksim meydanı kamerasını açtım. Eşime tırın ön tarafına gitmesini söyledim. Sonra eşimi gördüm. Saat 12′ye kadar orada olamayacağından birkaç fotoğraf falan çekmesini istedim. Sonra eşim telefon etti. Bir tişört, bir de poster almış. Gerçekten de Diablo yeniden geliyor…

Mezopotamya’dan

Zeus Sunağı Bergama’dan Nasıl Kaçırıldı?

Bugün temelleri halen Bergama’da, aslı ise Berlin Bergama Müzesinde bulunan ünlü Zeus Sunağı’nın ait olduğu topraklardan kopartılıp, nasıl çalındığının gerçek hikayesidir. Bundan tam 2000 yıl önce Bergama Akropolünden Bakırçay Ovasına doğru tüm görkemiyle yükselen Zeus Sunağı, bir zamanlar yurtları uğruna çarpışan, savaşan insanların onurlarını ve gururlarını simgeliyordu. Fakat 2000 yıl önce Anadolu topraklarının bağrında yükselen bu anıt, bundan 120 yıl önce ait olduğu topraklardan gerçek anlamda kesilip, kopartılıp, çalınmıştır. Gasp edilmiştir.

Zeus Sunağı’nın beş basamaklı temelleri bugün halen Bergama akropolündeki yerinde durmaktadır. Sunak gerçekte sadece Zeus’a değil diğer tüm tanrılara da adanmıştı. Bu muhteşem yapının içerisindeki sunak masasına tam 20 basamaktan oluşan bir yükseltiyle çıkılıyordu. Sunağı her yanıyla sarmalayan kabartmaların toplam uzunluğu 120 metredir ve toplam sayısı 118′dir. Tüm bu kabartmalar ve eşsiz süslemeler, Menekrates, Dioyades, Orestes gibi aynı eşsizlikteki Anadolu’lu, Bergama’lı ustalar tarafından yapılmıştır.

Zeus Sunağının çalınarak Berlin’e götürülüşünün başrolünde Carl Human isimli bir alman oynar. Carl Human 1865 yılında Bergama karayolunun yapımı için Anadolu’ya gelen Alman bir mühendistir. Sadece bir mühendis değil aynı zamanda bir arkeoloji meraklısıdır da. Human, görev yaptığı tüm süre boyunca aslında tüm enerjisini ve dikkatini Zeus Sunağına adamıştı. Çünkü Zeus Sunağı ve Antik Anadolu ile ilgili birçok kitap okuyup, araştırma yapan Human, bölgede toprak altında uyuyan bir Zeus Sunağı olduğunu çok iyi biliyordu. İncil’de bile yeralan Bergama Zeus Tapınağı Human için adeta bir saplantıydı. Human, o yıllardaki tüm çalışma hayatı boyunca heryerde ve hiç hissettirmeden sürekli olarak bu eşsiz tapınağı arayıp durdu. Human, tapınağı önceleri Sindel köyü ve çevresinde aradı fakat bir sonuca varamadı. Daha sonra zamanla çevrede yaşayan insanlardan Bergama çevresinde bulunan eski kalıntılar hakkında bilgiler derlemeye başladı. Human, gizlice yürüttüğü araştırmalarının sonucunu Bergama Akropolündeki Bizans duvarları arasında gördüğü eşsiz kabartmaları farketmesiyle elde etti. Bu eşsiz kabartmaların çokluğu karşısında adeta şaşkına dönmüştü. Kabartmaların mutlaka Zeus Sunağı gibi önemli bir yapıya ait olabileceğini tahmin etti ve hemen ardından Bergama’da eski ve göze batmayan küçük bir ev kiraladı. Ardından durumu Prusya Müzeler Müdürü Alexander Conze’ye bildirdi. Human, Conze’nin önerisiyle 1871 yılında kalıntıların olduğu alanda gizli gizli kazılar yapmaya başladı ve hergeçen gün ortaya çıkan muhteşem kabartmalar karşısında daha da şaşkına döndü. Sonunda sunağın mermer merdivenlerine ulaşan Human artık Zeus Sunağını bulduğundan emindi. O tarihe kadar yaptığı kaçak kazılar sonucu ne bulduysa bunları gizliden gizliye Almanya’ya yollamayı başardı. Yol yapımı için sürekli taş ihtiyacı yaratan Human oluşturduğu kalabalık ekip sayesinde geceler boyunca, yol yapımı için taş taşıdıkları bahanesiyle katırlar ve develer ile sandıklanan her tapınak  parçasını Çandarlı körfezindeki Alman gemilerine taşımayı başardı. Fakat bu devasa sunağın taşınma işlemi o kadar zorluydu ki; taşıma işleminde kullanılan katırların ve öküzlerin çektiği kağnıların tekerlekleri, üzerinden geçtikleri eski bir köprüyü sonradan kullanılamaz hale getirmişti. Sadece bununla da kalmadı, son anda büyük bir aksilik daha yaşandı. Bergama Halkı bu işte bir terslik olduğunu anlamıştı. Birgün tüm Bergama Halkı toplanarak sandık sandık taşınan büyük kervanın önünü kesti. Kervan, Bergama halkı tarafından durdurulmuştu. Olay sonrası Human, büyük bir korkuya kapılarak devreye Alman konsolosluğunu ve dolayısıyla Alman hükümetini de soktu. Almanya’ya büyük bir borç batağıyla saplanmış Osmanlının herzamanki gibi eli kolu bağlıydı. Acizdi. Osmanlı devleti, halkı yatıştırmak için bölgeye bir osmanlı paşası yolladı fakat bölgeye yollanan paşa, Bergama halkına baskı uygulayarak halkı susturdu. Çünkü Paşa, Bergama’ya geldiği ilk gün, almanlar tarafından misafir edilmişti. Bergama halkı bundan tam 120 yıl önce taşına toprağına sahip çıkmıştı. Ama osmanlı yine osmanlılığını Bu sayfanın tamamını okuyun »

Mardin R12

86 Model Renault 12 ile Fethiye’den Mardin’e Unutulmaz Yolculuğum 2.Bölüm

Neyse ki yolum fazla uzun değildi, yaklaşık 1 Km otoban kenarından yürüdükten sonra koşarak yolun karşısına geçtim. Amacım sadece biraz vakit geçirmek ve şansımı denemekti. Tabii ki o saatte tek bir dükkan bile açık değildi. Hava da oldukça soğuktu. Geriye, arabanın durduğu tır garajına doğru yürüyordum ki yol kenarında yoldan geçen insanlar için yiyecek içecek satan bir dükkandan birisinin bana seslendiğini farkettim. Küçük dükkanın önüne gittiğimde benden yaşça ufak bir çocuk “abi ne arıyosun bu saatte tek başına?” diye sordu. Ben de durumu anlattım. O da canı sıkılmış olacak ki beni dükkana davet etti. “Boşver abi, bu saatte hiçbirşey bulamassın, gel dükkanda oturalım sana bir çay koyayım” dedi. Ben de çocuğun davetini geri çevirmeyip dükkana girdim. İçinde yoldan geçenlere satmak için birsürü yiyecek içecek olan küçük, güzel bir dükkandı. Dükkanın ortasında küçücük bir soba yanıyordu, dükkan da sımsıcaktı. Birazdan çaylarımızı yudumlarken “vay anasını, saatin kaçında neredeyim?” diye içimden geçiriyordum. Ama dedim ya garip bir de huzur vardı. Stresten eser yoktu. Stres yapsam, canımı sıksam ne değişecekti? Sabahın köründe hiç bilmediğim bir yerdeydim, hava soğuktu ve elimdeki küçük düğme de bozuktu. Ben de güzelce kendimi rahatlatıp ortamın ve atmosferin tadını çıkartıyordum. Dükkana bakan çocukla muhabbet ediyorduk. Sıcak dükkanın içinde çaylarımızı içip, sigara tüttürüyorduk. Muhabbet bayağı ilerlemişti. Kafama takılan birşey vardı ki; çocuk konuşurken sanki orada değilmiş de aslında başka birşeyler düşünüyormuş gibiydi. Sıksık gözleri boşluğa dalıyor, bazen de kafasını çevirip dükkanın geniş vitrininden karşıdaki dağlara bakıyordu. Muhabbet güzeldi ama işte çocukta garip birşeyler vardı, en azından ben hissetmiştim. Dükkanda oturup muhabbet edeli yaklaşık 1, 1,5 saat olmuştu, havada artık ağarmaya başlamıştı ki; en son dayanamayıp çocuğa sordum. “Kardeşim sen sürekli uzaklara dalıp dalıp gidiyorsun” dedim. “Abi benim babam öldü, hiç unutamıyorum” dedi. Bir müddet babasını anlattı. Amcalarıyla anlaşamayıp kalp krizinden öleli 2 yıl olmuş. Ama anladığım kadarıyla çocuğun aklından hiç çıkmamış. Dükkana da sadece gece 12′den sabah 9′a kadar bakıyordu. Bu garip, ıssız saatlerde sabaha kadar babasını düşünüyormuş. İçim bir Bu sayfanın tamamını okuyun »

86 Model Renault 12 ile Fethiye’den Mardin’e Unutulmaz Yolculuğum 1.Bölüm

Renault 12 ve Bakış Açısı..

Açıkçası anlatmaya nereden başlayacağımı bilmiyorum. Mardin – Midyat’ta öğretmen olarak görev yapan eşimin yanına bu eski emektar arabayla gitme kararını nasıl aldığımı bile bilmiyorum. Arabalar hakkında bilmediğim çok şey var. Ama bildiğim birşey varsa o da; bu arabaların istikrarlı bir motora sahip olduklarıydı. Bu arabayla yola çıkmadan önce başıma belki de kötü şeylerin geleceğini düşünmedim dersem de yalan olur ama içimden bir ses, en azından bu arabaya güvenebileceğimi söylüyordu. Yola çıkmadan bir hafta önce tanıdığım deneyimli insanlardan biraz bilgi almak adına onlara, Fethiye’den Mardin’e, 86 model eski bir Renault 12 ile gidip gidemeyeceğimi sordum. Fakat birbirlerinden çok farklı deneyimlere sahip insanlar yine aynı, farklı cevaplar verdi. Bu durum ilk başta kafamı biraz karıştırdı, çünkü 86 model bir arabayla yaklaşık 1400 km yol yapmak belki de heyecanımdan göremediğim ciddi riskler içeriyordu. Sürekli motosiklet kullanan bir insan olarak, trafikte asla risk almamayı tercih ettiğim için; koca bir soru işaretiyle karşı karşıya kaldım. Bu yolculuk fikrini açtığım birçok insan da farklı şeyler söyleyince kafam hepten karışmıştı. Ama ilginç birşekilde bazı parçaları da bir araya getirmeye başlamıştım. Aslında trafikte risk almayı hiçbir zaman tercih etmeyen ben, hayatın birçok alanında riske girmeyi çoğu zaman tercih etmişimdir. Anladım ki; bu arabayla böylesine bir yola çıkma kararı, insanların hayata bakışları ile doğrudan ilişkiliydi. Mesela ilk olarak Fethiye’den Naim Abi’ye fikrimi açtığımda, “tereddütsüz bir şekilde gidebilirsin” demişti. Fakat uzun yıllar şoförlük yapmış birçok insan da çoğu zaman bu arabayla gidemeyeceğimi söyleyip, kafamdaki soru işaretini daha da güçlendirmişlerdi. Hatta birçok insan bu fikrin ciddi bir fikir bile olduğunu anlamadan gülüp geçmişti. Naim Abi profesyonel bir dağcıydı ve “gidebilirsin” diyen çok küçük yüzdenin ilk parçasıydı. Deneyimli ve dağlarda birçok tehlikeyle yüzyüze gelmiş, birçoğunun da üstesinden gelebilmiş bir insandı. Bu da bana göre Onun fikirlerine sonuna kadar güvenebileceğim anlamına geliyordu. Benimle daha önce birçok kez, dağcıların ve kendisinin hayata bakışını anlatan düşüncelerini paylaşmıştı. Diğer yandan bu arabayı da çok iyi tanıyan biriydi. Bir de Onda, dağcıları gözümde daha da garip insanlar haline getiren değişik bir bakış açısı vardı. En başta ben, dağlardan fazlasıyla korkarım. Nasıl olursa olsun, dağlarda etrafımı garip ve içgüdüsel bir korku sarar. Bu korku öyle bir korku ki; yükseklikle karışık, bazen kontrolden çıkan, stresle dolu ama herzaman da garip bir çekiciliğe sahip…
Tereddütsüz bir şekilde “gidebilirsin” diyenler arasında bir de sanayi sitesinden “bobinajcı Çetin Abi” vardı. Çetin Abi garip bir insandır. Cesur ve hayatı kendince yaşayan, bakış açısı birçok insandan farklı bir insandır. Yanında olup, güzel vakit geçireceğiniz yegane insanlardandır. Dağları sever, hayvanları sever. “Yapıştır gaza gitsin Abicim, ben bir defasında 2000 km yol gittim” deyişini unutmam.

İşte, anladım ki; aslında bu en başta, hayata bakış açısıyla ilgili bir karar. Aslında düpedüz, hangi tarafta olduğumla ilgili doğrudan bir karar. Hangi tarafta? Gidebilir misin? Gidemez misin? Bu araba gider mi? Yoksa gidemez mi? Yoksa bu arabayı götüremez miyim? O yol biter mi, yoksa bitmez mi? Gidilmez, gidilemez, bu araba gitmez diyen ezici çoğunluk mu, yoksa “çok da güzel gidersin” diyen maceracı, ruh sahibi, fantastik Bu sayfanın tamamını okuyun »

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 32 other followers